Bu blog Mia Wallace'ın içini dökmesi, yazıp kurtulması, anlatıp rahatlaması ve anılarını paylaşması içindir.

Türk Kahvesi

Bi şeyleri çok sevmeden önce her zaman biraz nefret ettim. Çok sevmem için önce biraz ondan haz etmemem gerekiyo sanırım. Bazı şeyleri sevmiyosam "ilerde severim belki" diyorum. Çünkü kendimi ben bile tanıyamıyorum.

Mesela bi önceki yazımda bahsetmiştim; kahve. Mesela mantar. Mesela farklı tatlılar. Hatta Collin Farrel. Önceden hiçbirini sevmezken şu an hepsinin hastasıyım. Bu ara 'önceden sevmeyip sonradan çok sevdiğim' şeylere yenisi eklendi. TÜRK KAHVESİ.

Ya ben türk kahvesini o kadar sevmezdim ki, bi ortamda bisürü kız fal bakılıcak olsa bile içemezdim. Ayda yılda bir sadece muhabbetine, ortamda fal bakan birisi varsa öylesine "e hadi madem" diyip, sanki bana zehir içiriyolarmış gibi türk kahvesini shotlardım.

Ay hele o son yudumunu düşünüp, kahveyi o stresle içiyodum. Koca bardak suyu kahvenin son yudumuna saklıyodum. Minik telveli son yudumu bi çırpıda içip, nefes almadan koca bardak suyu üstüne içip rahatlıyodum.

Derken geçen ay sabah akşam türk kahvesi içen kuzenimle takıla takıla türk kahvesini shot yapmadan içmeye başladım. Zamanla son yudum için koca bardak su içmeyi kestim. Sonra "aslında az şekerli güzel oluyomuş" diyip damak tadımı bile keşfettim. Daha sonra o minik bardaktaki muhabbetini sevdim. Hem de 'türk kahvesi keyfi' neymiş onu öğrendim.
***

Geçen gün ablamla evde türk kahvesi yapıyoruz. Neyse kahvelerimiz bitti. Karşılıklı birbirimize gördüğümüz şekilleri yorumluyoruz. Tabii bunu yorumlayan kişi ablam olursa 'sıkıntı' bile şöyle oluyo.. Öhöö.

- İçinde bi sıkıntı var ama sıkıntının içinde sanki DNA'nın tekli kromozomu var....

Dannnnnnnnnnnnnnnnnn!

O an faldan koptum ve aklıma yıllaaaar yıllar önce evine gidip fal baktırdığımız bi falcı geldi.
***

Vakti zamanında ablamın kız arkadaşı bize gelip heyecanla bi falcıyı övdü. Ama nası övmek. Yok efendim her şeyi biliyomuş. Öyle garip bi fal bakma stili varmış ki insanın ağlayası geliyomuş. Acayip sürprizliymiş. Falı dinlerken öyle bi etkileniyomuşsun ki 1 hafta etkisinden çıkamıyomuşsun...

Hazırlandık gittik. Falcı kişisi falı evde bakıyo ve ev çok basık bi ev. Daha girer girmez ortamı ve havası beni etkiledi zaten (kötü anlamda) Sonra kadın garip bi role girmiş. Sorsan gizemli falcı. Beni bi odaya aldı. Kadının önünde bi defter, kalem. Gözünü kapattı, bardağa bakmadan konuşmaya başladı.

Önce sorduğu bi sürü soruyla adımı, yaşımı öğrendi. Sonra eski sevgilimin adını sorup, o ismi kağıda yazdı. Gözünü kapatıp 'ciniyle' konuşmaya başladı..

"Evet Mia'nın söylediği bu isim buraya gelsin. Onun ruhunu istiyoruz" dedi ve sözde eski sevgilimin ruhu o odaya geldi. Kadın bana "hadi ona soru sor hala beni seviyo musun de" dedi. Ben şoka girmiş şekilde kadına bakarken kadın eski sevgilimin ruhuyla konuşmaya başladı.

Sonra fal boyunca o odaya kaç tane ruh geldi de gitti. Kaçıyla beni barıştırdı da konuşturdu. Kaçıyla "Ay bu kötü bi ruh.. Seni sevmediğini, seninle şu an konuşmak istemediğini söyledi" dedi de küstürdü. Tarif edemem nası rezalet bi faldı. Kadın nası rol yapıyodu ve ablamın o arkadaşı bunlardan nası etkileniyodu?

Fal bitti. Kadın bi de elime bi dua tutuşturdu. Neredeyse birisi sana büyü yapmış dicekti de fal bitti. Hatta o dua da büyü bozma duası mıydı neydi. Hemen önümüzdeki aya randevu verdi. Sıra ablama geldi. Ablam yarım saat sonra odadan çıktı ve duası elindeydi...

Evden çıktık, ablamın arkadaşına kızıyoruz. Kız hala büyülenmiş şekilde "e ruhlar gelmedi mi? sizle konuşmadılar mı" diyo ve o gelen ruhlara sonuna kadar inanıyo....
***

O günden sonra bi daha falcıya gitmedim. Zaten ablama fal baktırmak daha eğlenceli. Hem fal baktırmadan türk kahvesi içmek çok güzel. Hem de kahve içerken 'falcı' dedikodusu yapmak daha güzel.
***

Geçen gün ablama vegan kek yapıyoruz. Bunu da koyalım, şunu da koyalım derken farkında olmadan harika bi browni yaptık. Sonra ablam eserimize bakıp konuşmaya başladı..

- Bu kekten yapıp eski Mısırlılara götürmek istiyorum. Onlar hiç böyle şeyler yiyemiyolar yaa gariplerim onlar böyle şeylere bayılırlar. Off hatta onlar bu kek için savaş bile yaparlar :(
diyerek sanki onlarla yaşamış gibi konuştu. Sonra kekin tadına bakıp;

- Bu kek için kesin savaş çıkar! dedi.

Sanırım kekimiz gerçekten eski mısır için savaş nedeni olucak kadar lezzetliydi.

Dannnnnnnnnnnnnnnnnnn!
***

Bu aralar deli gibi Peyk dinliyorum. Şarkıları çok güzel ve böyle sevdiğim şeyleri herkesle paylaşmak istiyorum. Zaten şu "çok sevdiğim şeyi kimseyle paylaşmiyim, aman bu çok özel kimse bilmesin" olayına a ca yiiiip gıcık oluyorum!

E güzelse herkes bilsin. İnsanlar herkes bilsin de sevsin diye bi şeyleri üretmiyolar mı? Hayır bilsinler, belki sonra sevmezler? Nası bi bencillik ya da nasıl saçma bir mod o bilmiyorum ama ben herkesle paylaşmayı çok seviyorum. Kısaca Peyk güzel. Dinleyin.
***

Friends'i çok özledim! derken 2 saatlik özel bölümü çekilicekmiş haberi geldi. Herkes önce bi sevindi. Sonra Chandler yok diye üzüldü. Fakat ben hala öyle çok büyük bi heyecan hissetmiyorum. Çünkü beklentiyi çok düşük tutmaya çalışıyorum.

Zamanında Brad Pitt'li bölüm için beklentiyi çok yüksek tutup hayal kırıklığına uğramıştım. Bence Friends'in en vasat bölümlerinden biriydi. Hem Rachel'da o bölümde en çirkin hallerindendi.

Günlerce "neden daha güzel giyinmedi!"diye söylenmiştim. Brad Pitt, Jennifer'ı öyle gördü diye "off ya kesin Jennifer Aniston'dan soğudu ya kesinn" demiştim.....

Sonuç olarak Brad Pitt'li Friends bölümü en çirkin bölümlerden biriyse, belki Chandler'sız da güzel bi bölüm olabilir? Moralinizi çok bozmayın. Kahvelerinizi hazırlayıp izlemeye başlayın.
***

Goodreads açtım ama arkadaş ekleme konusunda sıkıntı yaşıyorum. Hala kitaplığın başına geçip okuduğum kitapları tek tek ekleyemedim. Acayip üşeniyorum. Siz beni ekleyin de, sizin kitaplardan biraz kopya çekiyim. Sonra birbirimize challenge filan yollayıp, yorumlaşalım. Sevdiğimiz kitapları paylaşalım.

Goodreads şeysim.
***

Not: Gaspar Noa'nın Love filmini çok sevdim! O kadar gerçek ve o kadar güzel ki. Soundtrackini zaten hemen indirip dinledim. Bence izleyin. Sonra sevip sevmediğinizi bana söyleyin.
***

Havalar çok soğuk, kahve için.

Bu da şarkı.

Uzay Mekiği

Zamanında çok büyük konuşup "ben kahve insanı değilim" diye bi yazı yazmıştım. Şimdi güne kahve içmeden başlayamayanlardanım. "Kavhe içelim mi?" sorusuna hipnozlanmış şekilde -her seferinde- "Oluuuur" diyen bi kahve canavarıyım.
***

Bugün kahvaltıdan sonra kahve yapmak için mutfaktaydım ve yine sakardım.. Elimdeki tüm kahve fayansa dökülünce önce bikaç saniye çöpe gidicek olan kahvelere baktım. Sonra "iyi bari suda erir bunlar diyerek" hepsini lavobaya attım. Üstüne sıcak suyu açtım.

Kahveler erirken ve suyla birlikte akarken tüm mutfak kahve koktu. Ya bu nasıl güzel bi kokuydu!

Normalde anında çamaşır suyuyla o kahve kalıntılarını bembeyaz yapardım ama sırf kahve kokusu gitmesin diye mutfağı öylece bıraktım.

E tabii insanın kendi evi olunca böyle şeylere hiç paniklemiyo. "Amaan nolucak" diyo hatta üstüne "ne güzel kahve koktu!" diyerek mutfağı BİLEREK temizlemiyo.. Kahve kokuları arasında oturmuş elinde fincanı, kahvesini yudumluyo. Bi de "ne güzel pazar" diye seviniyo.
***

Şimdi bu olay bi de iş yerinde başınıza gelse nasıl paniklersiniz biraz da onu anlatiyim. Öhöö!

İki sene önce filan ofiste İKİNCİ iş günüm. Ofisi ilk gün bana gezdirirlerken, hiçbi şey ilgimi çekmeden her şeye "hı hı hı" diyerek başımla onaylarak bakıp geçerken "bu da kahve makinemiz işte istediğin zaman yap iç, kahveler de şurda" denildiği an yine hipnozlanmıştım. "Sanırım bu makineyi en çok ben kullanıcam" diye düşünüp içimden ufak bi sevinç çığlığı atmıştım.

Her neyse ikinci iş günümde daha kimseler gelmeden erkenden ofisteydim. Hemen ufak tefek işleri halledip "kahvemi yapiyim de güne güzel başliyim" dedim. Mutfağa koşarak gittim. Kahve makineme "uzay mekiği" ismini verdim. Çünkü kocaman bi şeydi. Yeni bi modeldi. Ya bi de çok güzeldi. Bisürü ıvır zıvırı vardı ne biliyim sanki biraz karışıktı ama ofisteki en yakın arkadaşımdı.

"Bi kahve makinesini çalıştırmak ne kadar zor olabilir ki?" diyerek bi şeyler yaptım. "Öğütülmemiş kahve yerini kullanmiyim hadi bizim evdeki eski model gibi içine çekilmiş kahve koyuyim ya onu sonra birine sorar öğrenirim artık" diye diye uzay mekiğimi zorla çalıştırdım.

Ohhh ofis mis gibi kahve kokmaya başlarken ben de mırıldana mırıldana makyajımı tazeledim. İçimden de "her şey harika" diye geçirdim. Hava da kış ayında olmamıza rağmen açık. Her yer bi aydınlık bi aydınlık.

Kahvemi almaya gittim ki onca kahve kokusuna ve makinedeki seslere rağmen henüz kahve olmamış! Kahve haznesine bi damlacık bile kahve dolmamış. Ya içine koyduğum o kadar suya nolmuş? Buhar olup mu uçmuş?! Derken kahve haznesini elime aldım.. Daha doğrusu elime almamla birlikte uzay mekiğimin ortasında bi yerde sıkışan tüm kahveler anında her yere fışkırdı!

Elimde kahve makinesinin altı. Öylece uzay mekiğime bakıyorum. Üstümden kahveler yere damlıyor. Duvar tamamen kahverengi, kahve suları aşağılara doğru akıyor. O güzelim aydınlık havada ofisin mutfağı ve duvarı ne güzel de kahve lekeleriyle parlıyor!

Birazdan ofise başkaları da gelicek ve ben "ohh mis gibi kahve koktu" diyemem. Evimdeki gibi "lekesi kalsın" diyip içeri geçemem. Anında elime bez aldım, duvarı silmeye başladım. Bi yandan fayansa bisürü temizlik malzemesi pıslattım. Kahve kokusu gitsin diye 1 kutu çamaşır suyunu bitirdim. Ya o panikle normalde 1 saatte yapacağım işi 10 dakikada hallettim.
***

Beş dakika sonra ofise gelenler "ooo bu nası kahve kokusu" dedi. Herkes önce bi kahve makinesine bakar gibi olup sonra vazgeçti. Ve o gün -ben dahil- kimse kahve içmedi.. O günden sonra uzay mekiğine dokunmaya ancak 1 ay sonra filan cesaret ettim. Fakat makineyi kullanmayı öğrendikten sonra sabah, öğle, akşam sadece kahve içtim.

Niteliksiz Bilgi: Kahvemi hep sade içerim. Süt ve şekerin kahvenin tadını bozduğuna inanırım. Zaten kahveyi sütsüz içmeye başladığım an sevmeye başladım. Yıllarca süt yüzünden kahve gibi bi lezzetten mahrum kaldım :/

Ayrıca bu yazı "ben kahve insanı değilim yaaa.. kahveyi hiç sevmem" dediğim yazıya özür olsun.

Yıllar sonra gelen edit: Ben kahveyi çok severim!
***

İçimden geldi size bi şeyler dicem. 27 yaşındayım ve insanın "içinden ne geliyosa onu yapmalı" dediği cümlenin hakkını vermeye başladım. Yani hep böyle düşünürüz ama pek uygulamayız ya. Ne biliyim "ay ayıp olur, ay üzülür, ya ne der şimdi?" gibi gibi şeyler düşünüp aslında tam da içimizden ne geliyosa onu yapmayız. Ya da bunu dışarı vurmayız. Hah artık bunun acayip bilincindeyim.

Zaman çabuk geçiyo. İstemediğiniz şeyleri yapmayın ama ne istiyosanız onu sonuna kadar yapın. Kimseyi düşünmeyin, konu sizseniz biraz bencil olun. İnsan istediği şeyleri yapmalı, hissettiği şeyleri yaşamalı.
***

Mia ile Vizyondakiler fragman seslendirmemin ikincisi çıktı! Hadi İZLEYİN. Beni üzmeyin. Tabii içinizden geliyosa izleyin diyerek az önceki söylediklerime atıfta buluniyim eheheh.
***

Çay susuzluk giderir mi? Zıt kutuplar birbirini çeker mi?

Bu da şarkı.

Zonalı Mia

Deniz anası faciasını daha yeni yeni atlatmışken, hiçbi derdim sıkıntım yokken karnım arada bir kaşınmaya başladı. Oralı olmadım, kaşıdım da kaşıdım. Daha sonra kaşıntılar belime yayıldı. Yine sorgulamadan kaşıdım. Çünkü kaşıyınca salak bi rahatlık geliyodu. Hatta ohh kaşınsa da kaşısam moduna bile girmiştim. Ne de olsa hala zona olduğumdan habersizdim..

Bir gün sonra uyandığımda kaşıntılar sırtıma kadar çıkmıştı. Kötü olan tek şey artık sadece kaşınmıyodum. Kaşınan yerdeki kırmızı minik yaraları da görüyodum.

Resmen ben farkında olmadan vücudumda kırmızı yaralar çıkmış. Bunlar bi de utanmadan zonaymış. Stresten, sıkıntıdan olurmuş. Vücuda yer eder, sıkıntın artarsa zona yayılmaya devam edermiş. Bi sürü antibiyotiklerden oluşan haplarla zonayla savaşmalıymışım. Hiçbi şeyi içime atıp, stres yapmamalıymışım. Yoksa bu zonalarla daha uzun zaman yaşarmışım.
***

Hastaneden çıktığımda neye stres yaptığımı bilmiyodum ama artık zona olduğum için stres yaptığımı biliyodum. Stresimin ne olduğunu bilmediğim için kendime kızıyodum. Ben bu kadar mı her şeyi içime atıyodum?

Zona olduğumu öğrendiğim andan itibaren ilaçlarımı saati saatine içtim. Zonaları bol bol kremledim. Yaralar büyüyüp kızardıkça kendi kendime onlara triplenip "banane ya krem sürmicem" dedim. Onlarla inatlaşıp, sonunda krem sürüp pes ettim.
***

Bi de ne zaman çok acımaya başlasa aklıma şu hollywood'un aksiyon filmleri geliyodu. Yahu diyorum adamlar deli gibi dayak yiyolar. Ne biliyim yanlarında bomba patlıyo. Her yerleri yanıyo, kırılıyo. Bi sahne sonra saçma bi bezle yaralarını sarıp dövüşmeye devam ediyolar. Hiçbi eğlenceden de geri kalmıyolar.

Burnunda dikişler, kollarında bandajlar, alnında gazlı bezlerle bardalar, içiyolar. Hatta üstüne bi de kız ayarlıyolar?? diyerek kendimi motive ettim. Sonra bunların film olduğunu hatırlayıp gerçek hayata dönüp off'layak ilaçlarımı içtim.

Bir haftam bu şekilde geçti. En sonunda zona pes etti. Beni terk etti. Allahım hiçbi terkedilme bu kadar güzel değildi! Hemen dışarı çıkıp konserlere gittim. Zonayla ayrılmamıza içtim.

Siz de kaşınırsanız adının coolluğuna kanmayın. Hemen doktora koşup ilaçlara başlayın. Bi şeyleri de içinize atmayın!
***

10 Kasım ablamın doğum günüydü. Ablama ne alsam da özel olsa? Çünkü bu sene 30 yaşında.. diye düşünürken ablam benden doğum günü pastasını yapmamı istedi. En özel hediye bu olurmuş. Ben ona pasta yapmasam mum üfleyemezmiş. 30. yaş günü pasta üflemeden geçer miymiş?

"E şimdi ne var pasta yapmakta?" diyebilirsiniz ama 1 senedir vejeteryan, son 5 aydır da vegan olan ablam için pasta yapmak resmen işkence! Düşünsenize içinde süt yok, yumurta yok, krema yok, bisküvi yok, pandispanya yok, kremşanti yok.. Yok da yok.

Sonuç olarak ablam vegan olduğu için dışardan pasta alamayacağımıza göre bu zor işi ben üstlendim. Sonra da vegan pasta yapıcam diye havalara girdim.

Doğum gününün kahramanı ben olucaktım. Ben olmasam üstüne mum koyacağımız bi pasta olmicaktı. Ablam pastasız doğum gününü napıcaktı? Haklıydı. Ay resmen kahramandım ve vegan pastayı ben yapıcaktım!
***

Önce içine yumurta koymadan, soya sütüyle kakaolu bi kek yaptım. Bu benim pandispanyamdı. Kek pişerken, vanilyalı soya sütünün içine sadece un, şeker ve vanilya koyarak krema yaptım. Hakkaten çırptım çırptım, karıştırdım.

Kalıba yapışan keki bıçakla zorla kalıptan çıkardım. Keki ortadan muntazam bi şekilde ayıramadım. Kıvamı biraz katı olan kremamı kekin ortasına boca ettim. Pastanın ortasını fındıkla süsledim. Geri kalan dağılmış parça parça kekleri kremanın üstüne ekledim. Sonra bu dağınık görüntüyü katı kremamla kapattım. Daha doğrusu kapatiyim derken kekimi iyice yamulttum ama en son üstüne kakao serpip dağınıklığı sakladım.

Öyle ya da böyle.. İçinde hiçbir süt ürününün olmadığı bir pasta yapmayı başarabildim.
Ta taa!



Ablam dilek diledi, mumu üfledi. Sonra bana "Mia iyi ki varsın! Ya benim için vegan şeyler yapıyosun, uğraşıyosun" dedi. Ve 5 gün boyunca o pastayı yemeye devam etti.

Not: İçine yumurta koymayıp yaptığımız tüm pastalar, kurabiyeler son güne kadar taze kalıyolar. Hiç bayatlamıyolar. Bence keklere yumurta koymayın. Bi de ben vegan bi yemek dükkanı açarsam nolur beni yanlız bırakmayın :)
***

Dün ablamla türk kahvesi içtik. Ablam klasik hadi bana fal bak diye tutturdu. Başladım yine gördüğüm şekilleri kendime göre yorumlamaya (sallamaya?)

Falda uzun saçlı bi kız gördüm. Bence o benim diyerek anlatmaya başladım. Ablam da nasıl ciddi dinliyo ama yok böyle bi ciddiyet..

Mia: Bi konu var, tartışıyoruz. Seninle böyle kafa kafaya vermişiz, fikir ayrılığına düşmüşüz..
Ablam: Kesin ben o tulumun medium bedenini alsaydım dicem ya offf! Small aldırdın bana işte bak gördün mü tartışıcaz! :/

Dedi ve mağaza kapandı mı diye saate baktı.....

Dannnnnnnnnnnnnnnnnn!
***

Tatildeyken her akşam bol bol alkol tükettik. Ne kadar şarap varsa denedik. Her kadeh kaldırışımızda annem de bizle kadeh kaldırıyo ama her seferinde içmiyo. Biz şarapları götürüp çakır olurken, annem ciddi ciddi yanımızda duruyo. Biz "anne ya sen neden içmiyosun" derken hikayesini anlattı.

Meğer annemlerin küçükken bi aile dostları varmış. Adı Tante Maria'ymış. (Almancada 'tante' kelimesi hala, teyze olduğu için adının başına tante koyuyolarmış) Neyse Tante Maria hep dermiş ki;

"Bi ortamda her kadeh kaldırıldığı zaman sizde kaldırın. Bu bir görgü kuralıdır.Ama her kadeh kaldırdığınız zaman içmek zorunda değilsiniz. Eve sarhoş gitmek istemezsiniz.."

Bize de bu bi takıldı. Artık her 'şerefe' yapıcaz ya da "hadi neye içiyoruz?" dicez.. Hoop biz demeden hemen ağzımızdan, kadehler vurulurken "tante maria, tante maria" çıkıyo. Yani artık bizim için "şerefe" demek, "tante maria" demek.

Siz de ilk bi şeye içeceğiniz zaman kadehi tante maria diye kaldırın. Beni hatırlayın :)

Bu da şarkı.

Talihsizlik Serüveni

Eylül'ün başları.. Havalar hafif serin gibi. Sakin sakin böyle tam tatillik diyerek annem, ablam, ben 5 günlük bi tatil kaçamağı yapalım dedik. Ama nasıl heyecanlıyız. Yazın başından beri denize girememiş, güneşlenememişiz. Herkes bronz bronz yaz güzeliyken biz bembeyaz kalmışız.

Arkadaşlarımın güzel tatil  fotolarını iç geçirerek like'larken kendimi İzmir'e giden bi uçakta buldum. Otele yerleşir yerleşmez "ben denize gidiyoruumm!" diyerek kumsala koştum.

Denize girerken aklımda sadece 'en erken nasıl bronzlaşırım?' düşüncesi vardı.. Bir yandan suda yürüyorum, bir yandan da "yok önce 50 faktör sürmiyim hiç bronzlaşamam.. Imm 30 faktörle başlasam? Sonra kakao yağı sürüp dursam, güneş beni haşlarşa hemen 50 faktör kullansam?" diye düşünürken ÇAT!

Bacağımda bi acı, sanki bi şey çarpmış gibi. Daha denize dalmamış, saçlarım ıslanmamışken pes etmedim. Bacağımdaki acıya aldırmadan yüzmeye devam ettim. Bu sefer diğer bacağımda da aynı acıyı hissedince denizden çıktım. Oh ilk gün az da olsa denize girdim diye sevinirken  bacağımdaki acıyı kaşıya kaşıya akşam yemeğine indim.

Sabah uyandığımda bacağımda kocaman 4 tane çizgi vardı. Etrafı kıpkırmızıydı. Yaranın etrafı kocaman şişmiş ve sabaha kadar kaşınmıştı. O panikle hemen doktora gittik. Doktor bacağımdaki yaraya büyüteçle baktı.. Sonuç olarak bu korkunç görünenen yara bir deniz anasıydı!

Dannnnnnnnnnnnn!

Evet cidden heyecanla gittiğim tatilin ilk gününde bacağıma deniz anası çarpmış ve tatilim başlamadan bitmişti..... Doktor "deniz, havuz, güneşlenmek yasak... Eğer bunları yaparsan yaran iyileşmez hatta iz kalır." dedi. Bana bisürü ilaç verdi. Tatilim resmen bacağıma pansuman yapmakla geçti.

Bronzlaşmak, yüzmek, güzelleşmek, tatil fotoları.. Her şey hayaldi. Önümde yüzen mutlu tatil insanlarını görmek işkenceydi.

Şemsiyemi açıp gölgedeki şezlongumda kös kös oturup, 5 günlük tatilde 2 kitap bitirdim. Yine de dayanamayıp yaralarıma sargı bezi sarıp öyle güneşlendim. Akşamları içtiğim haplara aldırmadan bisürü şarap tükettim. Tatilin son günü 1 saatlik kaçamak yapıp havuza girdim.

Sonunda sabahlara kadar kaşınan bacağım yüzünden uyuyamadığım, ecza çantasıyla dolaştığım, amele yanığı olduğum ve bacağımda 4 adet çizgi izi bırakan lanetli tatil bitti.

Annemle, ablam "Freddy Krueger uyurken geldi, rüyanda seni çizgi gitti" diyerek bacağımdaki yara izini coollaştırmaya çalıştılar. Bacağımdaki çizgilere bakıp "Nancyyyy...." diye bağırdılar. Fakat o yara benim için hala tatilimi mahveden bi deniz anası. Acısı kalmadı ama malesef izi kaldı.
***

Geçen gün kuzenlerimle buluştuk. Güzel böyle alkollü, sohbetli bi kız günü geçirdik. Bol bol erkekleri çekiştirdik.

Alkol sonrası bi acıktık bi acıktık. Hemen karşımıza çıkan ilk yere, Burger'a gittik. Hepimizin canı ayran istedi. Menümüz büyük boy ama ordaki ayranlar küçük boy olunca, adam bize fazladan 3 ayran daha verdi. Ben "ne gerek var ya.." filan derken kuzenim "ya alalım işte parasını verdik" diyerek türklük yaptı ve en büyük çanta benimki olduğu için ayranları çantama attı.

Yemeğimizi yedik, dolmuşa bindik. Ben çantamdaki ayranları unuttum. Alkolün verdiği hafif çakırlıkla gülümsüyorum derken eve geldik. Dolmuştan inerken sen ayağım burkul, sol bacağımın üstüne sert bi şekilde yere düş....

Kuzenim başımda durmuş gülüyor, ben bi şey olmuş mu diye bacağıma bakıyorum, elimden fırlayıp giden çantama uzanıyorum ve bi yandan da yerden kalkmaya çalışıyorum.

Yerden kalktığım an bacağımdaki acıyı hissettim. Dizime eğilip baktığımda o çok sevdiğim pantolonumun yırtıldığını gördüm. Sendeleyerek adım atarken yeni aldığım botların önünün çöktüğünü gördüm. Allahım daha neler görücem ben acaba derken anahtarı bulmak için elimi çantama attığımda çantamın içinin ayranla dolu olduğunu gördüm!

Dannnnnnnnnnnnnnn!

Bir düşme ancak bu kadar hasar verebilirdi. Keşke iki bacağımın üstüne düşseydim de, pantolonun izleri eşitlenseydi.. Botlarımın önü hiç çökmeseydi ve o ayran çantama hiç girmeseydi.

Pantolonu terziye verdim ama yama gibi kaldı. Tamam çantayı yıkadım, kokusu kalmadı ama o ayranın çantamda hakkaten ne işi vardı?
***

Bikaç günlük akraba ziyareti sonrası eve gidicem, havaalanındayım. Bavulu verdim ama hiçbi zaman bavulun kaç kilo çıktığına bakmam. Çünkü içine ne koysam da 15 kiloyu dolduramam.

Neyse kadın bi anda "Bavulunuz 19 kilo. Ya içinden bikaç şey çıkarın ya da ek ücret verin." dedi. Şok olmuş bi şekilde bavulun içinde ne olduğunu düşünürken ne kadar ek ücret vermem gerektiğini sordum. Kadın "kilo başı 6 tl yani 24 tl vermeniz gerek.." diyince yere çöküp bavulumu açtım..

Sırt çantamın içine neler koysam da 4 kilo azalsa derken halamın gitmeden bana verdiği tarhanayı gördüm! Evet tarhana... İçinden 'tarhana, deri ceket ve converslerimi' çıkarttığım an yeniden 15 kilo çıktı. Hayır bi de bavulumun içinde incir reçeli vardı ama o sırt çantama sığmazdı.

İşte bu ara yaşadığım talihsizlikler bunlar. Annem klasik "nazar, nazaaar" diyo. Ama o nazar hiç gitmiyo... Bana kalsa şanssızlık, sakarlık. Ablama göre Freddy. Size göre ne peki?

Not: Çantamın içindekiler (ayran, tarhana, incir reçeli) beni de endişelendirdi....
***

Geçenlerde yağmur başladığı an yine bisürü şemsiyeci sokaktaydı. "Banane ben yağmuru seviyorum" diyerek almamak için bayaa bi direndikten sonra pes edip "ne de olsa 5 lira" diyerek bi tane almaya karar verdim. Bi de formaliteden "ne kadar?" dedim. Adam "25 tl" dedi!

Çünkü meğerse bu o şeffaflardan değilmiş. Çok kaliteliymiş. Fırtınada bile bi şey olmaz, asla ters dönmezmiş... (tabii ki almadım)

Bana göre yağmur yağmaya başladığı an aniden ortaya çıkan 5 liralık şeffaf şemsiyelerle, yaz ortasında hava biraz esince çantadan çıkardığımız hırka aynı şey. Tamam o hırka hep çantamızda ama o şemsiyeciler nerde? Hep köşe başında mı yoksa...

Yaz boyunca "kış gelsiiiiin" dedikten sonra havalar soğuyunca asla soğuktan şikayet edenlerden değilim. Kışı çok severim. Ama şemsiyeyi 25 tl'ye satan satıcılara küserim.
***

Not: Yasemin Mori'nin son albümünü çok sevdim.
***


Hepimizin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Kutlu Olsun!

Niteliksiz Bilgi: En sevdiğim bayram Cumhuriyet Bayramı.

Bu da şarkı.

Mia Yaşıyor

Eğer blogger hesabım bilgisayarımda kayıtlı olmasa şifremi unutmuş olduğumdan korka korka buraya gelirdim. İşte o kadar uzun zamandır bloga girmedim. Üstelik "vaktim yoktu" gibi bi durum da değildi. Bal gibi de vaktim vardı. Bilgisayarı -her zaman olmasa bile- mis gibi telefonu hep yanındaydı.

O zaman neden yazmadın? sorusuna cevabım; BİLMİYORUM. İnanın ciddi anlamda bu kadar ara vermemin nedenini bilmiyorum.

O yüzden bunu açıklamaya çalışmicam ama artık geldim. 4 koca aydan sonra kimler gelir okur, kimler hatırlar bilemem ama bloga yeni başlamış gibi hissediyorum. Kimse okumasa bile fark etmez çünkü ben buraya yazmayı seviyorum. En önemlisi de yıllardır değiştirmediğim şu basit temasını seviyorum. Hadi o zaman yazmaya başlıyoruuum! :)
***

Duydum ki televizyonlarda selfie tartışılmaya başlamış. Bu büyük bi hastalıkmış falanmış filanmış.

Efendim şu akıllı telefonlar yokken hepimiz olduğumuzdan çirkindik. Sonra ön kamerayla kendimizi en güzel açıdan görüp çat diye o anı çektik. Ay meğersem biz ne güzelmişiz. Madem ön kamerayla çok güzeliz, çekelim kendimizi sevelim dedik.

Sihiri keşfettikten sonra bir sürü kendimize benzemeyen foto çektik. Hepsinde çok güzel, çok cool, çok alımlı; sinirliyken, yeni uyanmışken, hatta hastayken bile en güzeldik.

Biz usul usul, çaktırmadan her güzel anımızı çekerken -bi de utanmadan- zaten güzel olan fotolara filtre eklerken malum oscar selfiesi patladı! Ondan sonra bu olay abartıldı da abartıldı. Yüzlerce kalabalıklı selfie çekildi. Hepsi içten sevildi, dıştan dalga çekildi.


Ayrıca selfie yeni bi şey değil ki. Eskiden de fotoğraf makinelerimizle kendimizi çekmeye çalışırdık ama beceremezdik. Kadrajı bi türlü ayarlayamazdık. Çirkin ve eksik fotolar çıkınca bu merakımızdan hemencecik vazgectik. Yani her şey ön kamera rahatlığı yüzünden.

Yahu gıcır gıcır iphone almışken ön kamerayla oynamamak çok saçma. İnsanın kendini gördüğü en güzel açıdan çekmesi bambaşka. Nokta! :)
***

Biliyorum benden çok ablamı özlediniz. Ne güzel ki ablam da bana malzeme vermeyi hiiiiç ihmal etmedi. Okuyun bakalım sizce bir insana fal bakmak hep böyle eğlenceli mi?

Mia: Hayatının aydınlık bi dönemindesin ama bir ara bi karartı olucak.
Ablam: Kesin yaptırdığım dövmeyi beğenmicem! :(
Mia: .........

Mia: Aaa uzaylı figürü var.
Ablam: (mutluluktan havalara uçarak)Yoksa sonunda benimle temasa geçicekler mii?! 

Dannnnnnnnnnnnnn!


Mia: Sen bi dilek tutmuşsun o oluyo ama o arada içinden bi şey daha geçirmişsiin..
Ablam: Dövmelerim güzel olsun diye geçirmiştim..


Niteliksiz Bilgi:
 O dövme sonunda yapıldı ve ilk başta olmasa bile sonradan çok memnun kalındı :)
***

Derken tam da bu akşam ablama iş yeri, yaşam koçluğu eğitimi için bi ödev vermiş. "Vizyonunuz nedir? Kendinizi nerde ve hangi konumda görmek istiyosunuz?" diye de bi soru sormuş. Ablam önündeki kağıt kaleme bakarken birden şu şekilde isyan etti..

- Kendimi astronot kıyafetiyle, uzay istasyonunda görmek istiyorum. Şimdi bunu buraya yaziyim mi yani?

Dannnnnnnnnnnn!
***

Taa ne zaman şöyle bi karpuz yazısı yazmıştım. "Yılın ilk karpuzu her zaman kötü çıkar." demiştim ama bu kural, bu sene bozuldu! Hakkaten de bıçağı batırınca karpuz ortadan ikiye ayrıldı, bıçağı kullanmamıza gerek kalmadı. Odayı mis gibi karpuz kokusu sardı. Bu ne güzel bozulan bi kuraldı!
***

Bu arada yukarda beni kimler hatırlar bilemem ama demiştim ya, haksızlık etmiyim. Şu yazmadığım 4 ay içinde "Ne zaman yazıcaksın Mia! Yaz artık Mia! Nerelerdesin Mia! İyi misin Mia!" gibi o kadar çok mail geldi ki, ben bile unutulmadığıma şaşırdım. Ne kadar tatlısınız ya, iyi ki varsınız!

Tamam artık geldim, buralardayım. Hadi siz de gelin. Ben de sizi özledim.

Bu da şarkı. (Radiohead'e ve Thom Yorke'un sesine aşığım)

İsimsiz Dracula

Haftasonu ablamın doğum gününü kutlamak için Taksim'deydik. Doğum günü kutlaması diyince öyle kalabalık zannetmeyin. Sadece ablam ve ben. E ablamın tek arkadaşı ben.

Önce küçük beyoğlu'na gittik. Allahım cumartesi orası bir kalabalık biiir kalabalık, anlatamam. Bildiğin 4 katlı kafe pi'nin tüm katları tıklım tıklım dolu. Terası ise daha da dolu. O terasta yer bulduğumuz için kendimizi çok şanslı hissederek biralarımızı söyledik.

Ablamla o an çok eğleniyoruz. "ooo hadi yine iyisin 27 yaş lanetinden kurtuldun ölmedin" diyerek biraları tokuşturuyoruz. Ablamın 27 yaşında ölmediğine içiyoruz. Doğum gününü birlikte kutladığımıza içiyoruz. Birbirimizin en yakın arkadaşı olduğumuza içiyoruz derken saat yaklaşıyor.

Saat 23. 50'den beri ablam ne derse onu pek dinlemedim. Dinliyormuş gibi başımı salladım durdum ve durmadan saate baktım. İlla hediyemi gece 12'de vericem ya.. Ve ta taa! Saat 12.

Çantamdan hediyemiçıkarttım ve ablamın bileğine taktım. Ablam o kadar mutlu oldu ki hemen bir anlaşma yapalım dedi. 2 sene sonra senin 28. yaşını da yine burda, sadece ikimiz kutlayalım dedi. Ve o günden beri kolundan hiç çıkarmadı bilekliği.
***

Sabah bir uyandık ablama isimsiz bir çiçek sepeti gelmiş. Ama hani aslında çikolalı kek gibi olan şeylerden. Hatta işte tıpkısının aynısı. Ayrıca 1 ay önce de eve kırmızı güller gelmişti ablam adına ama yine isimsiz...
Bu kırmızı güllere sarılmış da bi ayıcık vardı. Ablam hemen ayıcığı parçaladı, gülleri de çöpe attı. Biz şaşırmış onu izlerken "içinde kamera filan olabilir" dedi....
***

Valla bu sefer bu çiçek sepetini çöpe attırmam diyerek keklerden bi tanesini ağzıma atıp yemeye başladım.. Bir de yüzsüz yüzsüz "ay abla bunların meyvelileri filan var, keşke onlardan gönderseydi senin isimsiz" dememle birlikte ablam şu cümleyi kurdu;

- Bence gizli hayranım bir vampir.

Dannnnnnnn!

Sonra ablam ciddi ciddi bu isimsize bi de isim koydu. Dracula..... Evde Dracula aşağı Dracula yukarı. Babam bile "acaba kim bu Dracula, adresini nerden aldı?" filan diyor. Ya bi de bunu normal bir şeymiş gibi, adamın adı sanki cidden Dracula'ymış gibi cümleyi öyle tonluyor....
***

Ablam kekten hiç yemiyor ama her gün keklerle konuşuyor. Ah keşke Dracula gerçek olsa, ah keşke gerçekten vampir olsa da hemen hepimizi vampir yapsa diye diye kekler bayatladı. 'Çiçek sepetini çöpe attırmam' diye isyan eden ben, bayatlayan kekleri kendim çöpe attım. Ve gerçekten bir vampirle tanışsam beni de vampir yapmasını ister miydim diye düşünmeye başladım?

Deli misiniz? Hemmen! Sevdiğim insanları tek tek ısırırdım. Sonra belki onlar bana kızardı ama olsun. Beni affetmeleri için önümüzde uzuuuun bi zaman olurdu nasıl olsa ihih :)

Yahu ucunda sonsuza kadar sevdiklerimle birlikte yaşamak var. Sevdiğim kişilerin ölümünü görmemek var. Ama işte kan olayı sıkıntı derken ablam "kan bankalarından kan çalarız, insan ısırmayız merak etme" dedi.. Çözümünü yediğim bize bunları günlerdir düşündüren eve gül ve çikolata yollayan isimsiz mi? Hay allah adam Dracula oldu iyi mi?! :)
***

Erkek kardeşimin 2 senedir güzel giden bir ilişkisi var. Yalnız şu ana kadar kıza hiç "sana aşığım" dememiş... Yok efendim seviyormuş ama hani aşık değilmiş. Yalan söyleyemezmiş. Aşk çok başka bi şeymiş. Bik bik bik..

Ablam: Bunlar da aşkla sevgi arasında dağlar kadar şey var zannediyolar. Yeter be! Bi de aşk mı daha üstün, sevgi mi daha üstün diye kavga ediyolar...

dedi ve ben onu alkışladım. Siz de lütfen.. Şak şak şak şak.

Hayır cidden herkesin bu kavramı farklı. Bazılarına göre aşk daha önce oluyo, sevgi daha sonra. Bazılarına göre de sevgi daha önce, aşk daha sonra. Ben de önce sevgi sonra aşk olur diyenlerdenim de artık o iki hisse pek aşina olmadığımdan yeniden aşık olursam size açıklamasını yapcam öhömm :) Sizce hangisi daha önce?
***

Şaka maka, ablam iyi ki doğdu!

Bu da şarkı.

Gece Yemek Yeme Kuralları

Bu haftaiçi canım Larienli'min evine gittim. Tam bir kız günü yaşadık. Gece dörtte manikür - pedikür yaptık. Makyaj malzemelerini karıştırdık. Eski fotoğraf albümlerine baktık. Sabah 7 buçuğa kadar uyumadık. Bi de hiç utanmadan gece yemek yedik ama tabii ki kendi koyduğumuz kurallara uyarak.
***

Larienli'ye giderken tatlı aliyim dedim ama metrobüste sıcaktan mahvolur diye Kadıköy'de buluştuğumuz zaman almaya karar verdim. Neyse buluştuk. Evlerinin ordaki markete gittik. Güzel bir kek karışımı vardı. Eve gider gitmez Larienli çırptı çırptı karıştırdı ve o muhteşem çikolatalı keki yaptı. Yani tatlıyı bile ben alamadım..

2 kocaman dilim kek yedikten sonra kremalı makarna yaptık. Yedik yedik kendimizden geçtik.

Sonra kız gecesinin olmazsa olmazı bakım yapmaya başladık. Ojelerimizi sürerken saatin ancak farkına vardık. DÖRT! 4!

Larienli'nin güzel odasında bana yer yatağı hazırladık. Kibar ev sahibi bana yatağında yatmamı teklif etti, kendisi yer yatağını seçti ama ben "yook yoook olur mu, yer yatağını çok severim zaten" dedim. Zaten kocaman yastıklardan yapılan yer yatağımı gördükten sonra nasıl doğru bir karar verdiğimi anladım. Yatağım kocaman ve çok rahattı! Yani tam dedikodu ortamı!

Birlikte uzuun uzuun dişlerimizi fırçaladıktan sonra yataklara uzanıp sohbet etmeye başladık. Saat gece 5 oldu. 6 oldu.. derken Larienli pat diye "ben çok acıktım, hadi kek yiyelim!" dedi. Ben de makarna yemek istediğimi söyledim ama sonra kek yeme konusunda anlaştık. Tam gecenin o saatince kek yeme çılgınlığı yapıcakken Larienli benimle pazarlığa başladı..

- Ama dişlerimizi bi daha fırçalamak yok?!

Kocaman bi gülüşme sonrası kural kabul edildi. Neyse yavaş yavaş mutfağa gidip İKİŞER dilim kekleri tabağımıza koyup odamıza geldik. Yataklara oturarak 2 dakikada kekleri mideye indirdik. Allahım o nasıl bir güzellikti. Üzerindeki çikolata sosunun tadı enfesti!

Tam kirli tabakları alıp mutfağa götürücekken Larienli;

Hayııır! Tabaklar burda kalsın. Bir iş yaptıysak tam yapalım." dedi.

Yanii gece yemek yemenin kuralı öylece bırakmaktı. Ye, iç, bırak.. Sabah toplarsın. Dişleri de sabah yarım saat boyunca fırçalarsın.

İşte kural bu gençler. Gece yemek yemenin tadı cidden böyle çıkıyo. O çikolatalı kekin tadı akşam daha bi güzeldi. Çünkü hem yasak gibiydi. Hem de yedikten sonra kaldırıp temizlemesi yoktu.

En son uyumağa karar verdiğimizde saat 7 buçuktu. Bildiğin sabah olmuştu. Neyse metabolizma zaten o saatlerde hızlı çalışıyodu di mi..... Öefff.. Tamam tamam sustum. Yedik bitti. AMA ÇOK GÜZELDİ.
***

Bu aralar en mutlu olduğum şey Çarpışma - İpek & Burak'ın yeniden başlaması oldu! Uykusuz dergisi demek benim için önce İpek & Burak, sonra Sandıkiçi, sonra da Otisabi'ydi. Fakat o çok sevdiğim, hayranı olduğum İpek&Burak neredeyse 1 yıldır yoktu. 3 haftadır yeniden var ve ben 3 haftadır sırf bu yüzden bile daha mutluyum. Oky'a burdan teşekkürler!
***

Cuma günü Placebo konseri var! Ya nasıl heyecanlıyım anlatamam. Brian'cımı 2. kez izlicem. Tamam Every You Every Me'yi de sizin için dinlicem.

Niteliksiz Bilgi: Bundan 4 sene önceki Placebo konserine Larienli de gelmişti. Biz o zamanlar arkadaş değildik ama aynı ortamda, aynı konseri izlemiştik.

Niteliksiz Bilgi 2: Makarnayı çok severim. (Ne alaka? diceksiniz ama içimden geldi)

Bu da şarkı.