Bu blog Mia Wallace'ın içini dökmesi, yazıp kurtulması, anlatıp rahatlaması ve anılarını paylaşması içindir.

İYİ Kİ DOĞDUN SEVGİLİM

Biliyorum; resmen 1 seneyi geçti, yazmadım. Bunca zamandır ben neler yaptım? Buraya bin kere gelip yazmak, anlatmak istedim. Ama asla yaşadıklarımı, hissettiklerimi anlatıcak cümle bulamadım.

Hiçbir cümle hissettiklerimi anlatmaya yetmezdi. Hiç kimse (eminim) benim gibi hissedemezdi. Hiçbir şey şu 1 seneden daha güzel olamazdı.

Fakat bu yazı hissettiğim şeyleri tam olarak ifade edemicek olsa da, artık yazılmalıydı.

Nasıl yazıcam, nasıl cümle kurucam bilmiyorum ama daha önce böyle bir heyecanla yazı yazmadığımı biliyorum. Heyecandan ölüyorum. Sonunda bu yazıyı, aşkımı buraya yazıyorum.
***

Şu koca 1 senede neler oldu? Ben deli gibi aşık oldum! Ama öyle böyle değil. Daha önce hiç hissetmediğim şeyleri hissettim, daha önce hiç yaşamadığım güzellikle bir sene geçirdim. "Yok canım herhalde daha fazla aşık olamam daha ne kadar sevebilirim?" derken her gün daha çok sevdim. Her gün daha çok heyecanlandım. Her gün, her saniye onunla olmak istedim. Ve şu 1 senede onun yanında olduğum her saniye 'yaşıyor' hissettim.

Bir insanın hayatı genel hatlarıyla değişmese de, yine de çok değişmiş gibi hissedebilir mi? Vallahi hissedebilirmiş. Her gün uyuyorum, kalkıyorum. Farklı farklı şeyler yapmıyorum ama sanki şimdi yeniden yaşıyorum. Her gün heyecanla uyuyup, heyecanla kalkıyorum. Yemin ediyorum abartmıyorum ya da masalsılaştırmaya çalışmıyorum. Hatta dedim ya ifade bile edemiyorum ama ben tarif edemeyeceğim kadar çok seviyorum.
***

Bugün benim sevgilim doğdu. Bu bizim birlikte kutlayacağımız 2. doğum günü olucak. Geçen sene ellerimle kek yapıp üstüne mum koymuştum.Bi de üstünü fındıkla doldurmuştum. Kekim heyecandan yaptığım en kötü kekti. Kekin kabaranı makbuldür ya, bu kek kabarmamış yanardağ gibi patlamıştı. Sevgilim keki görür görmez "hayatımda gördüğüm en güzel krater parçası" demişti ve kocaman bir iştahla o keki bile yemişti.

Tabii ondan sonra "aslında çok güzel kek yapıyorum"u ıspatlamak için onlarca kek yaptım. Üstünü fındıkla doldurmadım. Krater parçası gibi değil, düzgün bir kek gibi oldular. Ama hiçbiri o kek kadar özel olamadılar.
***

29 Mayıs 2016'da büyük bi aşkla sevgili olduk. Beni dünyanın en en en en mutlu, en şanslı insanı yaptı. Bana bebekler gibi baktı. Hep kendinden çok düşündü. Bana bir sürü şey öğretti. Çift olmak neymiş, kendinden çok başkasını düşünmek neymiş, en ufak şeylerle mutlu olmak neymiş, iki kişilik yaşamak neymiş gibi daha sayamadığım bir sürü şey. O bana filmlerde gördüğümüz "bunlar film, gerçekte böyle şeyler olamaz" dediğimiz şeyleri yaşattı. O bana göre dünyanın en harika, en mükemmel insanı. En en en tatlısı.
***

Hayatınızda "işte o kişi" dediğiniz kişi gerçekten bir gün karşına çıkıyormuş. Onu daha ilk günden anlıyormuşsun. Daha önce hissetmediğin her şeyi hissederken, zaman sadece onunla güzel geçerken, her filmden, müzikten, yemekten onunla daha fazla zevk alırken, güzel bir anda duygulanıp ağlayasın gelirken, kaybetme korkusu neymiş diye öğrenirken sürekli içinden "çok aşığım!" diyosun. Ona bebekler gibi bakıp, onu dünyadaki tüm kötü şeylerden korumak istiyosun.

El ele yürürken çoğu zaman önüme değil de ona bakıyorum. Önce elime bakıp sonra onun yüzüne bakıyorum. Elimi tutan kişi o olduğu için o an heyecan ölüyorum. Ya da karşılıklı oturmuş bir şey konuşurken çoğu zaman yüzünü, gözünü hayran hayran inceleyip kendimden geçiyorum. Sürekli içimde kocaman bir aşk, sevgi ve şefkat hissediyorum.

Ona benim için ne kadar önemli ne kadar değerli olduğunu tam olarak hissettirebiliyo muyum bilmiyorum ama ben kendimi onun yanında çok değerli, çok özel ve acayip güvende hissediyorum.
***

Biz sürekli "Daima!" diyoruz. Yanına bi de kalp koyuyoruz. The Cure - Disintegration albümünü her dinlediğimizde çok duygulanıyoruz. İçtiğimiz her şeyi tokuşturuyoruz. Yediğimiz her yemeği, her tatlıyı önce birbirimize yediriyoruz. Biz birlikte çok gülüyoruz. Bütün merak ettiğimiz filmleri- dizileri birlikte izliyoruz. Birlikte alışveriş yapmayı çok seviyoruz.

"Kadınlar alışveriş yaparken erkekler sıkılır" cümlesini hiç yaşamadığımız gibi, benimle gratis'te uzun uzun sıralar bekliyor. Ben demeden sepeti kullandığım tüm ürünlerle dolduruyor. Sürekli bana 'Aile Spotify'ımızda dünyanın en güzel şarkı listelerini yapıyor. Ben dünyanın en şanslısı değilim de neyim?!
***

Sevgilim Hırvatistan'a gitmeden önce sözlükten Hırvatça bikaç kelime, cümle ezberlemeye çalıştı. İşte ne biliyim "Nasılsın?" "Bir bira alabilir miyim?" "Ne kadar?" gibi. Ben günlük işine yaricak bisürü cümleyi önemsemeden;

"Aaa?! Senin için orda tek ezberlemen gereken cümleyi buldum. Sadece şunları bilsen yeter." dedim. Merakla dinliyor. Neymiş o kadar önemli hırvatça sürekli kullanacağı cümle diye.

- Karım var. Ben evliyim........

Sonra bisüre güldük. Üstüne bisürü espri yaptık ama aklımızda kalan tek hırvatça şey Nasılsın'dı.

Kako si? :)
***

Onsuz bir anım geçmesin istiyorum. Beni hep çok sevsin istiyorum. Ölene kadar benden başka hiçbi şey düşünmesin istiyorum. Tüm bencilliğimle onu çok seviyorum.
***

Canım sevgilim, iyi ki doğdun! İyi ki benimsin. Nice mutlu, birlikte senelerimize. Her şey seninle güzel. Her şey seninle özel. Beni dünyanın en mutlu insanı yaptığın için, bana bunca özel ve gerçek olduğuna bile inanamadığım hisleri yaşattığın için sonsuz teşekkür ederim. Bana öğrettiğin her şey için, her duygu için iyi ki benimsin ve iyi ki varsın sevgilim.

Bu yazının şarkısı yok, kocaman bir albümü var.

O da Disintegration.

Seninle, Daima!

Türk Kahvesi

Bi şeyleri çok sevmeden önce her zaman biraz nefret ettim. Çok sevmem için önce biraz ondan haz etmemem gerekiyo sanırım. Bazı şeyleri sevmiyosam "ilerde severim belki" diyorum. Çünkü kendimi ben bile tanıyamıyorum.

Mesela bi önceki yazımda bahsetmiştim; kahve. Mesela mantar. Mesela farklı tatlılar. Hatta Collin Farrel. Önceden hiçbirini sevmezken şu an hepsinin hastasıyım. Bu ara 'önceden sevmeyip sonradan çok sevdiğim' şeylere yenisi eklendi. TÜRK KAHVESİ.

Ya ben türk kahvesini o kadar sevmezdim ki, bi ortamda bisürü kız fal bakılıcak olsa bile içemezdim. Ayda yılda bir sadece muhabbetine, ortamda fal bakan birisi varsa öylesine "e hadi madem" diyip, sanki bana zehir içiriyolarmış gibi türk kahvesini shotlardım.

Ay hele o son yudumunu düşünüp, kahveyi o stresle içiyodum. Koca bardak suyu kahvenin son yudumuna saklıyodum. Minik telveli son yudumu bi çırpıda içip, nefes almadan koca bardak suyu üstüne içip rahatlıyodum.

Derken geçen ay sabah akşam türk kahvesi içen kuzenimle takıla takıla türk kahvesini shot yapmadan içmeye başladım. Zamanla son yudum için koca bardak su içmeyi kestim. Sonra "aslında az şekerli güzel oluyomuş" diyip damak tadımı bile keşfettim. Daha sonra o minik bardaktaki muhabbetini sevdim. Hem de 'türk kahvesi keyfi' neymiş onu öğrendim.
***

Geçen gün ablamla evde türk kahvesi yapıyoruz. Neyse kahvelerimiz bitti. Karşılıklı birbirimize gördüğümüz şekilleri yorumluyoruz. Tabii bunu yorumlayan kişi ablam olursa 'sıkıntı' bile şöyle oluyo.. Öhöö.

- İçinde bi sıkıntı var ama sıkıntının içinde sanki DNA'nın tekli kromozomu var....

Dannnnnnnnnnnnnnnnnn!

O an faldan koptum ve aklıma yıllaaaar yıllar önce evine gidip fal baktırdığımız bi falcı geldi.
***

Vakti zamanında ablamın kız arkadaşı bize gelip heyecanla bi falcıyı övdü. Ama nası övmek. Yok efendim her şeyi biliyomuş. Öyle garip bi fal bakma stili varmış ki insanın ağlayası geliyomuş. Acayip sürprizliymiş. Falı dinlerken öyle bi etkileniyomuşsun ki 1 hafta etkisinden çıkamıyomuşsun...

Hazırlandık gittik. Falcı kişisi falı evde bakıyo ve ev çok basık bi ev. Daha girer girmez ortamı ve havası beni etkiledi zaten (kötü anlamda) Sonra kadın garip bi role girmiş. Sorsan gizemli falcı. Beni bi odaya aldı. Kadının önünde bi defter, kalem. Gözünü kapattı, bardağa bakmadan konuşmaya başladı.

Önce sorduğu bi sürü soruyla adımı, yaşımı öğrendi. Sonra eski sevgilimin adını sorup, o ismi kağıda yazdı. Gözünü kapatıp 'ciniyle' konuşmaya başladı..

"Evet Mia'nın söylediği bu isim buraya gelsin. Onun ruhunu istiyoruz" dedi ve sözde eski sevgilimin ruhu o odaya geldi. Kadın bana "hadi ona soru sor hala beni seviyo musun de" dedi. Ben şoka girmiş şekilde kadına bakarken kadın eski sevgilimin ruhuyla konuşmaya başladı.

Sonra fal boyunca o odaya kaç tane ruh geldi de gitti. Kaçıyla beni barıştırdı da konuşturdu. Kaçıyla "Ay bu kötü bi ruh.. Seni sevmediğini, seninle şu an konuşmak istemediğini söyledi" dedi de küstürdü. Tarif edemem nası rezalet bi faldı. Kadın nası rol yapıyodu ve ablamın o arkadaşı bunlardan nası etkileniyodu?

Fal bitti. Kadın bi de elime bi dua tutuşturdu. Neredeyse birisi sana büyü yapmış dicekti de fal bitti. Hatta o dua da büyü bozma duası mıydı neydi. Hemen önümüzdeki aya randevu verdi. Sıra ablama geldi. Ablam yarım saat sonra odadan çıktı ve duası elindeydi...

Evden çıktık, ablamın arkadaşına kızıyoruz. Kız hala büyülenmiş şekilde "e ruhlar gelmedi mi? sizle konuşmadılar mı" diyo ve o gelen ruhlara sonuna kadar inanıyo....
***

O günden sonra bi daha falcıya gitmedim. Zaten ablama fal baktırmak daha eğlenceli. Hem fal baktırmadan türk kahvesi içmek çok güzel. Hem de kahve içerken 'falcı' dedikodusu yapmak daha güzel.
***

Geçen gün ablama vegan kek yapıyoruz. Bunu da koyalım, şunu da koyalım derken farkında olmadan harika bi browni yaptık. Sonra ablam eserimize bakıp konuşmaya başladı..

- Bu kekten yapıp eski Mısırlılara götürmek istiyorum. Onlar hiç böyle şeyler yiyemiyolar yaa gariplerim onlar böyle şeylere bayılırlar. Off hatta onlar bu kek için savaş bile yaparlar :(
diyerek sanki onlarla yaşamış gibi konuştu. Sonra kekin tadına bakıp;

- Bu kek için kesin savaş çıkar! dedi.

Sanırım kekimiz gerçekten eski mısır için savaş nedeni olucak kadar lezzetliydi.

Dannnnnnnnnnnnnnnnnnn!
***

Bu aralar deli gibi Peyk dinliyorum. Şarkıları çok güzel ve böyle sevdiğim şeyleri herkesle paylaşmak istiyorum. Zaten şu "çok sevdiğim şeyi kimseyle paylaşmiyim, aman bu çok özel kimse bilmesin" olayına a ca yiiiip gıcık oluyorum!

E güzelse herkes bilsin. İnsanlar herkes bilsin de sevsin diye bi şeyleri üretmiyolar mı? Hayır bilsinler, belki sonra sevmezler? Nası bi bencillik ya da nasıl saçma bir mod o bilmiyorum ama ben herkesle paylaşmayı çok seviyorum. Kısaca Peyk güzel. Dinleyin.
***

Friends'i çok özledim! derken 2 saatlik özel bölümü çekilicekmiş haberi geldi. Herkes önce bi sevindi. Sonra Chandler yok diye üzüldü. Fakat ben hala öyle çok büyük bi heyecan hissetmiyorum. Çünkü beklentiyi çok düşük tutmaya çalışıyorum.

Zamanında Brad Pitt'li bölüm için beklentiyi çok yüksek tutup hayal kırıklığına uğramıştım. Bence Friends'in en vasat bölümlerinden biriydi. Hem Rachel'da o bölümde en çirkin hallerindendi.

Günlerce "neden daha güzel giyinmedi!"diye söylenmiştim. Brad Pitt, Jennifer'ı öyle gördü diye "off ya kesin Jennifer Aniston'dan soğudu ya kesinn" demiştim.....

Sonuç olarak Brad Pitt'li Friends bölümü en çirkin bölümlerden biriyse, belki Chandler'sız da güzel bi bölüm olabilir? Moralinizi çok bozmayın. Kahvelerinizi hazırlayıp izlemeye başlayın.
***

Goodreads açtım ama arkadaş ekleme konusunda sıkıntı yaşıyorum. Hala kitaplığın başına geçip okuduğum kitapları tek tek ekleyemedim. Acayip üşeniyorum. Siz beni ekleyin de, sizin kitaplardan biraz kopya çekiyim. Sonra birbirimize challenge filan yollayıp, yorumlaşalım. Sevdiğimiz kitapları paylaşalım.

Goodreads şeysim.
***

Not: Gaspar Noa'nın Love filmini çok sevdim! O kadar gerçek ve o kadar güzel ki. Soundtrackini zaten hemen indirip dinledim. Bence izleyin. Sonra sevip sevmediğinizi bana söyleyin.
***

Havalar çok soğuk, kahve için.

Bu da şarkı.

Zonalı Mia

Deniz anası faciasını daha yeni yeni atlatmışken, hiçbi derdim sıkıntım yokken karnım arada bir kaşınmaya başladı. Oralı olmadım, kaşıdım da kaşıdım. Daha sonra kaşıntılar belime yayıldı. Yine sorgulamadan kaşıdım. Çünkü kaşıyınca salak bi rahatlık geliyodu. Hatta ohh kaşınsa da kaşısam moduna bile girmiştim. Ne de olsa hala zona olduğumdan habersizdim..

Bir gün sonra uyandığımda kaşıntılar sırtıma kadar çıkmıştı. Kötü olan tek şey artık sadece kaşınmıyodum. Kaşınan yerdeki kırmızı minik yaraları da görüyodum.

Resmen ben farkında olmadan vücudumda kırmızı yaralar çıkmış. Bunlar bi de utanmadan zonaymış. Stresten, sıkıntıdan olurmuş. Vücuda yer eder, sıkıntın artarsa zona yayılmaya devam edermiş. Bi sürü antibiyotiklerden oluşan haplarla zonayla savaşmalıymışım. Hiçbi şeyi içime atıp, stres yapmamalıymışım. Yoksa bu zonalarla daha uzun zaman yaşarmışım.
***

Hastaneden çıktığımda neye stres yaptığımı bilmiyodum ama artık zona olduğum için stres yaptığımı biliyodum. Stresimin ne olduğunu bilmediğim için kendime kızıyodum. Ben bu kadar mı her şeyi içime atıyodum?

Zona olduğumu öğrendiğim andan itibaren ilaçlarımı saati saatine içtim. Zonaları bol bol kremledim. Yaralar büyüyüp kızardıkça kendi kendime onlara triplenip "banane ya krem sürmicem" dedim. Onlarla inatlaşıp, sonunda krem sürüp pes ettim.
***

Bi de ne zaman çok acımaya başlasa aklıma şu hollywood'un aksiyon filmleri geliyodu. Yahu diyorum adamlar deli gibi dayak yiyolar. Ne biliyim yanlarında bomba patlıyo. Her yerleri yanıyo, kırılıyo. Bi sahne sonra saçma bi bezle yaralarını sarıp dövüşmeye devam ediyolar. Hiçbi eğlenceden de geri kalmıyolar.

Burnunda dikişler, kollarında bandajlar, alnında gazlı bezlerle bardalar, içiyolar. Hatta üstüne bi de kız ayarlıyolar?? diyerek kendimi motive ettim. Sonra bunların film olduğunu hatırlayıp gerçek hayata dönüp off'layak ilaçlarımı içtim.

Bir haftam bu şekilde geçti. En sonunda zona pes etti. Beni terk etti. Allahım hiçbi terkedilme bu kadar güzel değildi! Hemen dışarı çıkıp konserlere gittim. Zonayla ayrılmamıza içtim.

Siz de kaşınırsanız adının coolluğuna kanmayın. Hemen doktora koşup ilaçlara başlayın. Bi şeyleri de içinize atmayın!
***

10 Kasım ablamın doğum günüydü. Ablama ne alsam da özel olsa? Çünkü bu sene 30 yaşında.. diye düşünürken ablam benden doğum günü pastasını yapmamı istedi. En özel hediye bu olurmuş. Ben ona pasta yapmasam mum üfleyemezmiş. 30. yaş günü pasta üflemeden geçer miymiş?

"E şimdi ne var pasta yapmakta?" diyebilirsiniz ama 1 senedir vejeteryan, son 5 aydır da vegan olan ablam için pasta yapmak resmen işkence! Düşünsenize içinde süt yok, yumurta yok, krema yok, bisküvi yok, pandispanya yok, kremşanti yok.. Yok da yok.

Sonuç olarak ablam vegan olduğu için dışardan pasta alamayacağımıza göre bu zor işi ben üstlendim. Sonra da vegan pasta yapıcam diye havalara girdim.

Doğum gününün kahramanı ben olucaktım. Ben olmasam üstüne mum koyacağımız bi pasta olmicaktı. Ablam pastasız doğum gününü napıcaktı? Haklıydı. Ay resmen kahramandım ve vegan pastayı ben yapıcaktım!
***

Önce içine yumurta koymadan, soya sütüyle kakaolu bi kek yaptım. Bu benim pandispanyamdı. Kek pişerken, vanilyalı soya sütünün içine sadece un, şeker ve vanilya koyarak krema yaptım. Hakkaten çırptım çırptım, karıştırdım.

Kalıba yapışan keki bıçakla zorla kalıptan çıkardım. Keki ortadan muntazam bi şekilde ayıramadım. Kıvamı biraz katı olan kremamı kekin ortasına boca ettim. Pastanın ortasını fındıkla süsledim. Geri kalan dağılmış parça parça kekleri kremanın üstüne ekledim. Sonra bu dağınık görüntüyü katı kremamla kapattım. Daha doğrusu kapatiyim derken kekimi iyice yamulttum ama en son üstüne kakao serpip dağınıklığı sakladım.

Öyle ya da böyle.. İçinde hiçbir süt ürününün olmadığı bir pasta yapmayı başarabildim.
Ta taa!



Ablam dilek diledi, mumu üfledi. Sonra bana "Mia iyi ki varsın! Ya benim için vegan şeyler yapıyosun, uğraşıyosun" dedi. Ve 5 gün boyunca o pastayı yemeye devam etti.

Not: İçine yumurta koymayıp yaptığımız tüm pastalar, kurabiyeler son güne kadar taze kalıyolar. Hiç bayatlamıyolar. Bence keklere yumurta koymayın. Bi de ben vegan bi yemek dükkanı açarsam nolur beni yanlız bırakmayın :)
***

Dün ablamla türk kahvesi içtik. Ablam klasik hadi bana fal bak diye tutturdu. Başladım yine gördüğüm şekilleri kendime göre yorumlamaya (sallamaya?)

Falda uzun saçlı bi kız gördüm. Bence o benim diyerek anlatmaya başladım. Ablam da nasıl ciddi dinliyo ama yok böyle bi ciddiyet..

Mia: Bi konu var, tartışıyoruz. Seninle böyle kafa kafaya vermişiz, fikir ayrılığına düşmüşüz..
Ablam: Kesin ben o tulumun medium bedenini alsaydım dicem ya offf! Small aldırdın bana işte bak gördün mü tartışıcaz! :/

Dedi ve mağaza kapandı mı diye saate baktı.....

Dannnnnnnnnnnnnnnnnn!
***

Tatildeyken her akşam bol bol alkol tükettik. Ne kadar şarap varsa denedik. Her kadeh kaldırışımızda annem de bizle kadeh kaldırıyo ama her seferinde içmiyo. Biz şarapları götürüp çakır olurken, annem ciddi ciddi yanımızda duruyo. Biz "anne ya sen neden içmiyosun" derken hikayesini anlattı.

Meğer annemlerin küçükken bi aile dostları varmış. Adı Tante Maria'ymış. (Almancada 'tante' kelimesi hala, teyze olduğu için adının başına tante koyuyolarmış) Neyse Tante Maria hep dermiş ki;

"Bi ortamda her kadeh kaldırıldığı zaman siz de kaldırın. Bu bir görgü kuralıdır.Ama her kadeh kaldırdığınız zaman içmek zorunda değilsiniz. Eve sarhoş gitmek istemezsiniz.."

Bize de bu bi takıldı. Artık her 'şerefe' yapıcaz ya da "hadi neye içiyoruz?" dicez.. Hoop biz demeden hemen ağzımızdan, kadehler vurulurken "tante maria, tante maria" çıkıyo. Yani artık bizim için "şerefe" demek, "tante maria" demek.

Siz de ilk bi şeye içeceğiniz zaman kadehi tante maria diye kaldırın. Beni hatırlayın :)

Bu da şarkı.

Mia Yaşıyor

Eğer blogger hesabım bilgisayarımda kayıtlı olmasa şifremi unutmuş olduğumdan korka korka buraya gelirdim. İşte o kadar uzun zamandır bloga girmedim. Üstelik "vaktim yoktu" gibi bi durum da değildi. Bal gibi de vaktim vardı. Bilgisayarı -her zaman olmasa bile- mis gibi telefonu hep yanındaydı.

O zaman neden yazmadın? sorusuna cevabım; BİLMİYORUM. İnanın ciddi anlamda bu kadar ara vermemin nedenini bilmiyorum.

O yüzden bunu açıklamaya çalışmicam ama artık geldim. 4 koca aydan sonra kimler gelir okur, kimler hatırlar bilemem ama bloga yeni başlamış gibi hissediyorum. Kimse okumasa bile fark etmez çünkü ben buraya yazmayı seviyorum. En önemlisi de yıllardır değiştirmediğim şu basit temasını seviyorum. Hadi o zaman yazmaya başlıyoruuum! :)
***

Duydum ki televizyonlarda selfie tartışılmaya başlamış. Bu büyük bi hastalıkmış falanmış filanmış.

Efendim şu akıllı telefonlar yokken hepimiz olduğumuzdan çirkindik. Sonra ön kamerayla kendimizi en güzel açıdan görüp çat diye o anı çektik. Ay meğersem biz ne güzelmişiz. Madem ön kamerayla çok güzeliz, çekelim kendimizi sevelim dedik.

Sihiri keşfettikten sonra bir sürü kendimize benzemeyen foto çektik. Hepsinde çok güzel, çok cool, çok alımlı; sinirliyken, yeni uyanmışken, hatta hastayken bile en güzeldik.

Biz usul usul, çaktırmadan her güzel anımızı çekerken -bi de utanmadan- zaten güzel olan fotolara filtre eklerken malum oscar selfiesi patladı! Ondan sonra bu olay abartıldı da abartıldı. Yüzlerce kalabalıklı selfie çekildi. Hepsi içten sevildi, dıştan dalga çekildi.


Ayrıca selfie yeni bi şey değil ki. Eskiden de fotoğraf makinelerimizle kendimizi çekmeye çalışırdık ama beceremezdik. Kadrajı bi türlü ayarlayamazdık. Çirkin ve eksik fotolar çıkınca bu merakımızdan hemencecik vazgectik. Yani her şey ön kamera rahatlığı yüzünden.

Yahu gıcır gıcır iphone almışken ön kamerayla oynamamak çok saçma. İnsanın kendini gördüğü en güzel açıdan çekmesi bambaşka. Nokta! :)
***

Biliyorum benden çok ablamı özlediniz. Ne güzel ki ablam da bana malzeme vermeyi hiiiiç ihmal etmedi. Okuyun bakalım sizce bir insana fal bakmak hep böyle eğlenceli mi?

Mia: Hayatının aydınlık bi dönemindesin ama bir ara bi karartı olucak.
Ablam: Kesin yaptırdığım dövmeyi beğenmicem! :(
Mia: .........

Mia: Aaa uzaylı figürü var.
Ablam: (mutluluktan havalara uçarak)Yoksa sonunda benimle temasa geçicekler mii?! 

Dannnnnnnnnnnnnn!


Mia: Sen bi dilek tutmuşsun o oluyo ama o arada içinden bi şey daha geçirmişsiin..
Ablam: Dövmelerim güzel olsun diye geçirmiştim..


Niteliksiz Bilgi:
 O dövme sonunda yapıldı ve ilk başta olmasa bile sonradan çok memnun kalındı :)
***

Derken tam da bu akşam ablama iş yeri, yaşam koçluğu eğitimi için bi ödev vermiş. "Vizyonunuz nedir? Kendinizi nerde ve hangi konumda görmek istiyosunuz?" diye de bi soru sormuş. Ablam önündeki kağıt kaleme bakarken birden şu şekilde isyan etti..

- Kendimi astronot kıyafetiyle, uzay istasyonunda görmek istiyorum. Şimdi bunu buraya yaziyim mi yani?

Dannnnnnnnnnnn!
***

Taa ne zaman şöyle bi karpuz yazısı yazmıştım. "Yılın ilk karpuzu her zaman kötü çıkar." demiştim ama bu kural, bu sene bozuldu! Hakkaten de bıçağı batırınca karpuz ortadan ikiye ayrıldı, bıçağı kullanmamıza gerek kalmadı. Odayı mis gibi karpuz kokusu sardı. Bu ne güzel bozulan bi kuraldı!
***

Bu arada yukarda beni kimler hatırlar bilemem ama demiştim ya, haksızlık etmiyim. Şu yazmadığım 4 ay içinde "Ne zaman yazıcaksın Mia! Yaz artık Mia! Nerelerdesin Mia! İyi misin Mia!" gibi o kadar çok mail geldi ki, ben bile unutulmadığıma şaşırdım. Ne kadar tatlısınız ya, iyi ki varsınız!

Tamam artık geldim, buralardayım. Hadi siz de gelin. Ben de sizi özledim.

Bu da şarkı. (Radiohead'e ve Thom Yorke'un sesine aşığım)

Gece Yemek Yeme Kuralları

Bu hafta canım Larienli'min evine gittim. Tam bir kız günü yaşadık. Gece dörtte manikür - pedikür yaptık. Makyaj malzemelerini karıştırdık. Eski fotoğraf albümlerine baktık. Sabah 7 buçuğa kadar uyumadık. Bi de hiç utanmadan gece yemek yedik ama tabii ki kendi koyduğumuz kurallara uyarak.
***

Larienli'ye giderken tatlı aliyim dedim ama metrobüste sıcaktan mahvolur diye Kadıköy'de buluştuğumuz zaman almaya karar verdim. Neyse buluştuk. Evlerinin ordaki markete gittik. Güzel bir kek karışımı vardı. Eve gider gitmez Larienli çırptı çırptı karıştırdı ve o muhteşem çikolatalı keki yaptı. Yani tatlıyı bile ben alamadım..

2 kocaman dilim kek yedikten sonra kremalı makarna yaptık. Yedik yedik kendimizden geçtik.

Sonra kız gecesinin olmazsa olmazı bakım yapmaya başladık. Ojelerimizi sürerken saatin ancak farkına vardık. DÖRT! 4!

Larienli'nin güzel odasında bana yer yatağı hazırladık. Kibar ev sahibi bana yatağında yatmamı teklif etti, kendisi yer yatağını seçti ama ben "yook yoook olur mu, yer yatağını çok severim zaten" dedim. Zaten kocaman yastıklardan yapılan yer yatağımı gördükten sonra nasıl doğru bir karar verdiğimi anladım. Yatağım kocaman ve çok rahattı! Yani tam dedikodu ortamı!

Birlikte uzuun uzuun dişlerimizi fırçaladıktan sonra yataklara uzanıp sohbet etmeye başladık. Saat gece 5 oldu. 6 oldu.. derken Larienli pat diye "ben çok acıktım, hadi kek yiyelim!" dedi. Ben de makarna yemek istediğimi söyledim ama sonra kek yeme konusunda anlaştık. Tam gecenin o saatince kek yeme çılgınlığı yapıcakken Larienli benimle pazarlığa başladı..

- Ama dişlerimizi bi daha fırçalamak yok?!

Kocaman bi gülüşme sonrası kural kabul edildi. Neyse yavaş yavaş mutfağa gidip İKİŞER dilim kekleri tabağımıza koyup odamıza geldik. Yataklara oturarak 2 dakikada kekleri mideye indirdik. Allahım o nasıl bir güzellikti. Üzerindeki çikolata sosunun tadı enfesti!

Tam kirli tabakları alıp mutfağa götürücekken Larienli;

Hayııır! Tabaklar burda kalsın. Bir iş yaptıysak tam yapalım." dedi.

Yanii gece yemek yemenin kuralı öylece bırakmaktı. Ye, iç, bırak.. Sabah toplarsın. Dişleri de sabah yarım saat boyunca fırçalarsın.

İşte kural bu gençler. Gece yemek yemenin tadı cidden böyle çıkıyo. O çikolatalı kekin tadı akşam daha bi güzeldi. Çünkü hem yasak gibiydi. Hem de yedikten sonra kaldırıp temizlemesi yoktu.

En son uyumağa karar verdiğimizde saat 7 buçuktu. Bildiğin sabah olmuştu. Neyse metabolizma zaten o saatlerde hızlı çalışıyodu di mi..... Öefff.. Tamam tamam sustum. Yedik bitti. AMA ÇOK GÜZELDİ.
***

Bu aralar en mutlu olduğum şey Çarpışma - İpek & Burak'ın yeniden başlaması oldu! Uykusuz dergisi demek benim için önce İpek & Burak, sonra Sandıkiçi, sonra da Otisabi'ydi. Fakat o çok sevdiğim, hayranı olduğum İpek&Burak neredeyse 1 yıldır yoktu. 3 haftadır yeniden var ve ben 3 haftadır sırf bu yüzden bile daha mutluyum. Oky'a burdan teşekkürler!
***

Cuma günü Placebo konseri var! Ya nasıl heyecanlıyım anlatamam.

Niteliksiz Bilgi: Bundan 4 sene önceki Placebo konserine Larienli de gelmişti. Biz o zamanlar arkadaş değildik ama aynı ortamda, aynı konseri izlemiştik.

Niteliksiz Bilgi 2: Makarnayı çok severim. (Ne alaka? diceksiniz ama içimden geldi)

Bu da şarkı.

Django Unchained - Bir Kararsız Film Yazısı

Bu yazıda sadece Django Unchained filminden bahsedicem. Hatta sonunu bile söylicem. O yüzden filmi izlemeyenler için sıkıcı bir yazı olucak. Ya da filmi izlicek olanlar için bol spoiler dolu bir yazı olucak. O yüzden baştan uyariyim, filmi izlemeyenler bu yazıyı okumasın. Okuyup sıkılmasın.

Eveeet şimdi bu bilgilendirmeden sonra yazıyı okumaya karar verenlere önce bir Merbaha! Sonra da filmle ilgili fikirlerimi anlatmaya..
***

Şimdi efendim çoktandır Tarantino film yapsa da izlesem diyordum. Çoktandır dediğim Inglourious Basterds filminden sonra. Bana kalsa sevdiğim yönetmenler ayda bir film yapsa, ben de izlesem modundayım.

O yüzden Tarantino'nun yeni filmi olduğunu öğrenince sevinçten çığlık attım. Oyuncuları görünce iyice havalara girip, henüz filmi izlemeden facebook'ta beğen'e tıkladım.. (evet yaptım bunu)

Çünkü Yönetmen ve senarist Tarantino olucak, oyuncular Christoph Waltz ve Leonardo DiCaprio olucak, ben de o filmi beğenmicem?! Yok artık yani. Şaka gibi bir ihtimal derken ben bu filmi izledim. Beğenip beğenmediğimi de anlamadım..
***

Film başladı. Christoph Waltz ne oyuncu be diye diye hayranlıkla izliyorum. İzliyorum izliyorum ama ne müzikler ne de sahneler beni yeterince etkilemiyor diye düşünürken ara oldu. Filmin ilk yarısı için "ehh pek etkilenmedim ama şimdi ikinci yarı güzel olucak. Finaliyle de biz bu filme bayılıcaz!" diyerek ikinci yarının başlamasını bekledim.


Neyse ikinci yarı başladı. Film cidden daha bi güzel olmaya başladı. Tamam işte Tarantino bu ya! filan demeye başladım. Zevkle filmi izlerken sinema tarihinin en güzel sahnelerinden biri olmaya aday o efsane sahneyle film kalbimi çaldı!

Leonardo'yla bizim Alman'ın el sıkışma sahnesi. Allahım ordaki duygu harika verilmişti. Gurur yapıp "elimi sıkıcaksın" muhabbeti. Sahnedeki gerilim. Herkesin birbirine bakması. Sonunda Alman'ın gidip elini "sıkması" ve hemen ardından "napiyim dayanamadım" repliği. El sıkışan iki insanın ölmesi ve bu muhteşem sahne ardından müzikle birlikte bizim Django'nun herkesi tek tek öldürme sahnesi!

Tamam dedim işte film beklenilen o muhteşem finali yapıcak. Hah dedim Kill Bill'deki dövüş sahnesi. Şimdi Django'da tek başına 50 adamı öldürücek. Sonuçta Tarantino bunu Kill Bill'de yaptı. Biz de Alman öldü diye hüzünlenirken Django'nun şovunu izleyerek büyülenicez ve film biticek. Biz de filme aşık olucaz dedim.

Dedim de ne oldu? Film ondan sonra bir güzel saçmalamaya başladı.. Bizim Django teslim oldu. (tamam hadi burda bi saçmalık yok) Sonra Django'yu bir güzel serbest bıraktılar! Yok işte "şimdi seni serbest bırakıcaz çünkü o gideceğin yerde daha büyük işkence görüceksin..." Hee oldu! Sen adamı, sizin Leonardo'nuzu öldüren adamı serbest bırakın?!

Neyse sonra Django ordan da kurtulup, kahraman olma edasıyla yeniden o eve gidip, herkesi öldürüp, sonunda da evi patlatıp "kızı aldı". En sonunda bir de atla birlikte şov yaptı. Bir mutluluklar, gülüşler, şakalar filan. Film öyle bitti...

Yani Django'yu serbest bırakmaları, Django'nun tekrar eve gidip karısını bulduğunda, karısında bir çizik izi bile olmaması çok saçmaydı. En azından bir işkence yapılır filan ama yok. Her şey bi anda pat pat oldu. Film sözde güzel finaliyle beni hiç ama hiç etkilemedi.

Bir de arada  bir, kötü bir çete içinde gizemli bir kız görünüyordu. 2 kere o kız göründü. Tamam dedim bu kızla ilgili bi olay olucak. Ama orda da bi şey olmadı. Django onları da hemencecik öldürdü. Kızın bi esprisi olmadı yani. E neden o zaman o kızı gözümüze soka soka arada bir gizemli şekilde gösterdin Tarantino? Sanki silah göründü de, patlamadı gibi oldu.

Ayrıca filmin genelinde Tarantino havası yoktu. Yer yer "Aa Tarantino filmi" dedirtti. Ve her filminde muhteşem müzikleriyle akılda kalırdı. En az 1 şarkı dillere dolanırdı ama beni bu filmde öyle etkilicek bir şarkı olmadı. Mesela film biter bitmez soundtracklerini indirmedim. Sadece filmi izlerken o sahnede kulağa güzel gelen müzikler oldu. Ama sonradan indiriyim de açiyim dinliyim, ay o sahnedeki şarkı süperdii! gibi bir durum olmadı.

Keşke film o muhteşem el sıkışma sahne sonrasi Django'nun absürd bi şekilde tek başına herkesi öldürmesiyle bitseydi. Ya da o gün, o evdeki herkes ölseydi. Trajedi olsaydı. Ama biz teslim olan Django'nun serbest bırakılıp, tekrar o eve gidip herkesi öldürmesini ve sonra da mutlu mesut atla şov yapışını izledik...
***

Hah işte bu filmle ilgili bu kadar sevmediğim şey olmasına rağmen yine de Django diyince "güzeldi ya" diyorum. Ya da öyle demek istiyorum. Yani filmi beğenmediğimi kabullenmek istemiyorum. Facebook'taki beğen'imi de geri almadım. Beni mutlu etmeyen ama "beğenmedim" diyemeceğim bir filmdi. Yani bak şu an bile kötüydü diyemiyorum.

Ama filmin sonları olmuş mu be Tarantino abi?
***

Film bitti. Zaten filmle ilgili kararsızım. Muhteşem oyunculuklar ve beni etkileyen tonla sahne olmasına rağmen "niye böyle oldu ya" diye diye, kararsızca eve doğru yürürken bir de ablam şöyle bir yorum yaptı.

Ablam: Ben artık bi filmle ilgili güzel mi değil mi diye şöyle karar veriyorum.  O filmi bi uzaylıya izletir miydim, izletmez miydim? Mesela bu filmi izletmem. Anladın mı ne demek istediği mi?

Dannnnnnnnnnnnnn!


Siz yine de sinemada izleyin. Çünkü filmi izlerken genel anlamda zevk alıyorsunuz. Ve filmi beğenerek çıkıyorsunuz. Hem de o muhteşem sahneler sinemada izlenmeli. Belki de ben daha büyük bir beklentiyle izleyince öyle oldu bilemiyorum ama dediğim yerler de saçmaydı yani, kabul edin.

Şimdi de heyecanla Guy Ritchie'den bir film bekliyorum. Sherlock Holmes değil de kendi tarzında bir film. Müzikleriyle, replikleriyle.. Umarım buraya bir sene sonra bir Guy Ritche filmiyle ilgili kocaman kararsız bir yazı yazmam!

Bu da muhteşem bir Tarantino filminin, muhteşem şarkısı.

Faranjit - Fundamentals

Sonunda pes ettim doktora gittim. Sonuç; sinüzit ve faranjit olmuşum. Doktorun yazdığı 3 kutu hap ve burun spreyini alıp eve geldim. 10 gün boyunca sabah akşam ilaçlardan içicem. Bu saçma hastalıklarla savaşıp, onları yenicem.
***

Hayır hastalığın adı bile garip. FARANJİT. Şimdi herhangi bir kelimede genelde "F" harfi olmaz. Bu "A, E, K, N, R..." gibi bir harf değil ki. F yani. Az ve özdür. "J" zaten isim - şehir oyununda bile çuvalladığımız bir harf derken sen gel, bu iki az kullanılır harf bir kelimede toplan, faranjit ol.

Bu kelimeyi ilk duyduğum anı hatırlıyorum. Lise 1'deyim. Zuhal'le sıra arkadaşıyım ve ders içinde sürekli yazışıyoruz. Yine rutin yazıştığımız günlerden bi tanesi.

Zuhal: Faranjit oldum :(
Mia: Faranjit mi? Aaa bu kelimeyi ilk defa cümle içinde kullandım.

demiştim hiç unutmam. O zamandan beri garip gelir ve artık cümle içinde kullanmayı bırakın, dilimden de düşmüyor.

Kısacası; faranjit olmuşum! (hala yazarken garipsiyorum yahu bu kelime bir tek bana mı garip geliyor?)
***

Çanakkale'den Rüzgar geldi. Yarın gidiyor. Ve bu günlerde bol bol kız dedikodulu günler yaşadım. Sabahlara kadar Rüzgar'la sohbetler edip, eski günleri konuştuk. Bazen ergenliğimize geri dönüp Şeker Kız Candy'deki Terry'ye olan aşkımızdan bahsedip kendimizle dalga geçtik. Kız arkadaşlar iyi ki varlar!
***

Dün Cem Yılmaz'ın Fundamentals gösterisine gittik. Sesimiz kısılmadı ama çok güldük. Çok çok güzeldi. Fakat gitmeden önce babam almış olduğu korsan dvd'sini bize gösterip "ne gerek var sinemaya gitmeye. akşam hep birlikte izleriz" dedi. Tabii biz babamı dinlemeyerek sinemaya gittik.

Her neyse akşam eve geldik. Babama anlatıyoruz "öyle güzeldi, böyle güzeldi" diye. Babam da hemen "ee ne olmuş ben de şimdi izlicem" diyerek bir heves korsan dvd'sini açtı. Ama o da ne? Ses yok! Yani var ama bildiğin boğuk. Hiçbir şey anlaşılmıyor. Babam yüzü atmış bi şekilde cd'yi çıkarırken şöyle dedi.

- Ama adama sordum "çok net abi" demişti.

Dannnnnnnnn!

Sonra yarım kalan Cem Yılmaz hevesini gidermek için Bir Tat Bir Doku gösterisini açtı. Biz de babamla sabah 5e kadar bir güzel -bilmemkaçıncıkez- izledik. Bir Tat Bir Doku bana göre efsane. Herkes izlesin!

Tezat enteresan ki, enteresan olmasa tezat olmaz.
***

Ben şimdi gittim, Rüzgar gidince gelicem. Siz de bu arada Cem Yılmaz'ı izleyin.

Bu da şarkı.