Bu blog Mia Wallace'ın içini dökmesi, yazıp kurtulması, anlatıp rahatlaması ve anılarını paylaşması içindir.

İnsanın Düştüğü Durumlar

Hayatında olanları yazmaktan başka bi şey yazamayan Mia olarak uzuunca zaman yazmadım -yine- farkındayım. Çünkü hayatımda size anlatıcak kadar hareketli şeyler olmuyo. Ne biliyim tek başıma dünyayı filan dolaşmadım. Evlenip, boşanmadım. Atıyorum kaçırılmadım. Öyle düz düz yaşadım ama bu ara düz düz yaşamaktan acayip keyif aldım.

Arkadaşlarımı azalttım. Bisürü karaoke yaptım. Kendimi daha iyi tanıdım. Keyif aldığım ortamlardan gitmedim, sıkıldıysam kaçıp gittim. Yeni şarkılar keşfettim. Bol bol sarap içtim.

(yalnız 'hareketli şeyler'e örnek olarak aklıma gelenler beni bile güldürdü..)
***

Bi şeyleri unutmak acayip rahatlık. Bu eski sevgili olur, arkadaş olur, yaşanmışlıklar olur. Siz ona ne derseniz diyin, unutmanız gerekiyosa ve unuttuysanız şanslısınız. Ama gerçek anlamda unutmaktan bahsediyorum. Kinlenmeden, gülümseyerek unutmaktan. Kuş gibi oluyosunuz. Yük atmış gibi uçuyosunuz. Hafiften ışıldıyosunuz. Zorlarsanız çöküyosunuz. Sanki biraz da yaşlanıyosunuz?

Yaşlanıp çökmeyin, Yeni anıları bekleyin.
***

Bi keresinde bi arkadaşımla bardayız. Sahnede pek tanınmamış bi şarkıcı. Hafif de heyecanlı.

- Şimdi sizlere benim için çok önemli, çok özel olan bi şarkımı söylicem dedi.

Beni hemen o kilit cümleyle kendine çekti. Belli ki şarkının içinde yaşanmışlık var. Uzun zaman unutamamışlık var. "Kesin eski sevgiliye yazılmış hafif dramlı, aşk acılı şarkı" diyerek dinlemeye başladım.Sözlere kendimi kaptırdım. Biraz da duygusallaştım.

Şarkının sözlerinden "nasıl bi aşktı?" diye hayal etmeye çalıştım. Şarkıdaki kızı bile gözümde canlandırdım. "Ayy çocuk nasıl aşık olmuş kesin her dakika kızın fotoğrafına bakıyo" diye düşünüp, bi yandan da pür dikkat şarkıyı dinlerken, arkadaşım kulağıma eğildi ve şöyle dedi;

- ADAMIN BİRA GÖBEĞİ VAR

Dannnnnnnnnnnnnnnnnnnnnn!

Allahım bakış açısı nasıl bi şeydi? Tabii benim için o an şarkı bitti, aşk uçup gitti. Aynı sahneye bakıp tamamen farklı şeyler görmek demek buydu. Tamam arkadaşım da hafiften odundu ama haklıydı. Adamın bira göbeği vardı. Ve bence hala o kızı unutamamıştı. (magazinci dedikoducu kız kimliğim ortaya çıktı)
***

Geçenlerde deli gibi yağmur yağdı ama nası yağmak. Şimşek çakıyo, gök gürlüyo. Ablamla konuşmamızı gök gürleme sesi sürekli bölüp duruyo. En son ablamdan sinirli bi şekilde, tavana bakarak şöyle bi yorum geldi;

- Zeus yine çıldırdı galiba. Bak kesin yine Hera'yı dövüyo.. Al bak yağmur da çoğaldı. Hera ağlıyo olabilir....

Dannnnnnnnnnnnnnnnnnn!

Bundan sonra yağmur yağıyosa bilin ki Hera ağlıyo. Çünkü Zeus onu hep dövüyo. Mitoloji bile kadın-erkek ilişkisi dinlemiyo...
***

İlişkiler diyince aklıma çok rezil bi anım geldi. Lisedeyim ve feci melankoliğim. Sevgilim yok ama sevgilim olsa ne güzel olur dediğim biri var. Ama o kişi de arkadaşım, tam bi klasik.

Bi gün boş derste GELECEKTEKİ SEVGİLİME MEKTUP yazdım. Böyle bi kıroluk yaptım ama o an, o mektup dünyanın en cool şeyi gibiydi sanki. Sanki herkes "bak bak aklına gelen fikirlere bak, ooo gelecekteki sevgiline mektup yazdın demeek vayyy be" dicekti.

Mektubumda da şöyle şeyler yazıyodu. İşte keşke hemen gelsen de, beni mutlu etsen de. Kim olucaksın bilmiyorum ama bence harika birisin. Eminim çok aşığız ve hiç ayrılmicaz gibi gibi.... Hani sevgili olduk da, bi de çok aşığız da, aman ayrılmayalımlara kadar geldi konu.. Dünyanın en rezil mektubu.

Derken mektubumu katladım övünerek çantamın ön gözüne koydum. Fermuarı bilerek tam kapatmadım. Yanlışlıkla biri görse mektubumu çok kıskanıp 'ne güzel fikir ya ben de gelecekteki sevgilime mektup yazıcam!' dicek sandım. Bunları düşünerek havalı havalı servise oturdum.

Bi ara kızlarla sohbete daldım. Sonra yanımdaki gülme sesiyle ayıldım. Hoşlandığım ama sözde arkadaşım dediğim çocuğun elinde benim iğrenç mektubum ve kahkahalar atarak mektubu okuyo. Benimle feci dalga geçiyo. Bi yandan da ıyyy bu ne be diyo. Ha ha haaa acaba kim olucakmış bu salak çocuk diyo. En sonunda da at bunu ya ne saçma bi şey bu diyip mektubu çantama fırlatıyo....

O gün mektubu çöpe attım. Çöpe atmadan mektubumu okuyup yazdıklarımdan utandım. Kurduğum salak cümlelere kızdım. Ve gelecekteki sevgiliye mektup yazarak cool olunamayacağını anladım.

Bi ara ağzımdan onu ben yazmadım o benim mektubum değil gibi bi cümle çıktı ama çocuktaki azim, defterimi çıkarıp yazı karakterlerime baktı. Sonra da büyük bi sır çözmüş gibi "baaaak senmişssin" işte dedi. Kendini Sherlock zannetti.
(Bkz: Bir Sherlock Değilsin)
***

Bu arada Mia ile Vizyondakiler seslendirme serisini çok merak ediyosunuz. Sürekli mail ya da mesaj atıp "Miaaa noldu bu seslendirme işii?" diyosunuz. Beni acayip mutlu ediyosunuz!

Seslendirme işini yaptığımız arkadaşla konuşmamaya başladık. Konuşmamak derken ilk başlarda çok yoğundu, finalleri vardı. 1 hafta ara verelim dedik. Sonraki hafta film çekmeye başladı. Hadi 1 hafta daha derken hiç konuşmadık.

Sonuç olarak bu seslendirme işi benim için çok güzel bi anı olarak kaldı. Gelecekteki Mia'ya Anı için yaptım ben o dublajları.. Şaka bi yana yaparken çok keyif aldım. Bi de yorumlarınızla çok şımardım.Ama artık bitti. Dırdır kadın Şevket'i yedi bitirdi.
***

Tunç Kuzay'ı bilmeyen herkes bilsin, tanımayan herkes tanısın istiyorum. Çünkü beğendiğim şeyleri paylaşmayı seviyorum. Çok güzel yetenek, acayip güzel ses. Kendisi yazıp, çalıp, söylüyo. Bize de 'yeni şarkısını acaba ne zaman yayınlicak' diye beklemek düşüyo.
***

Bu da şarkı.

Türk Kahvesi

Bi şeyleri çok sevmeden önce her zaman biraz nefret ettim. Çok sevmem için önce biraz ondan haz etmemem gerekiyo sanırım. Bazı şeyleri sevmiyosam "ilerde severim belki" diyorum. Çünkü kendimi ben bile tanıyamıyorum.

Mesela bi önceki yazımda bahsetmiştim; kahve. Mesela mantar. Mesela farklı tatlılar. Hatta Collin Farrel. Önceden hiçbirini sevmezken şu an hepsinin hastasıyım. Bu ara 'önceden sevmeyip sonradan çok sevdiğim' şeylere yenisi eklendi. TÜRK KAHVESİ.

Ya ben türk kahvesini o kadar sevmezdim ki, bi ortamda bisürü kız fal bakılıcak olsa bile içemezdim. Ayda yılda bir sadece muhabbetine, ortamda fal bakan birisi varsa öylesine "e hadi madem" diyip, sanki bana zehir içiriyolarmış gibi türk kahvesini shotlardım.

Ay hele o son yudumunu düşünüp, kahveyi o stresle içiyodum. Koca bardak suyu kahvenin son yudumuna saklıyodum. Minik telveli son yudumu bi çırpıda içip, nefes almadan koca bardak suyu üstüne içip rahatlıyodum.

Derken geçen ay sabah akşam türk kahvesi içen kuzenimle takıla takıla türk kahvesini shot yapmadan içmeye başladım. Zamanla son yudum için koca bardak su içmeyi kestim. Sonra "aslında az şekerli güzel oluyomuş" diyip damak tadımı bile keşfettim. Daha sonra o minik bardaktaki muhabbetini sevdim. Hem de 'türk kahvesi keyfi' neymiş onu öğrendim.
***

Geçen gün ablamla evde türk kahvesi yapıyoruz. Neyse kahvelerimiz bitti. Karşılıklı birbirimize gördüğümüz şekilleri yorumluyoruz. Tabii bunu yorumlayan kişi ablam olursa 'sıkıntı' bile şöyle oluyo.. Öhöö.

- İçinde bi sıkıntı var ama sıkıntının içinde sanki DNA'nın tekli kromozomu var....

Dannnnnnnnnnnnnnnnnn!

O an faldan koptum ve aklıma yıllaaaar yıllar önce evine gidip fal baktırdığımız bi falcı geldi.
***

Vakti zamanında ablamın kız arkadaşı bize gelip heyecanla bi falcıyı övdü. Ama nası övmek. Yok efendim her şeyi biliyomuş. Öyle garip bi fal bakma stili varmış ki insanın ağlayası geliyomuş. Acayip sürprizliymiş. Falı dinlerken öyle bi etkileniyomuşsun ki 1 hafta etkisinden çıkamıyomuşsun...

Hazırlandık gittik. Falcı kişisi falı evde bakıyo ve ev çok basık bi ev. Daha girer girmez ortamı ve havası beni etkiledi zaten (kötü anlamda) Sonra kadın garip bi role girmiş. Sorsan gizemli falcı. Beni bi odaya aldı. Kadının önünde bi defter, kalem. Gözünü kapattı, bardağa bakmadan konuşmaya başladı.

Önce sorduğu bi sürü soruyla adımı, yaşımı öğrendi. Sonra eski sevgilimin adını sorup, o ismi kağıda yazdı. Gözünü kapatıp 'ciniyle' konuşmaya başladı..

"Evet Mia'nın söylediği bu isim buraya gelsin. Onun ruhunu istiyoruz" dedi ve sözde eski sevgilimin ruhu o odaya geldi. Kadın bana "hadi ona soru sor hala beni seviyo musun de" dedi. Ben şoka girmiş şekilde kadına bakarken kadın eski sevgilimin ruhuyla konuşmaya başladı.

Sonra fal boyunca o odaya kaç tane ruh geldi de gitti. Kaçıyla beni barıştırdı da konuşturdu. Kaçıyla "Ay bu kötü bi ruh.. Seni sevmediğini, seninle şu an konuşmak istemediğini söyledi" dedi de küstürdü. Tarif edemem nası rezalet bi faldı. Kadın nası rol yapıyodu ve ablamın o arkadaşı bunlardan nası etkileniyodu?

Fal bitti. Kadın bi de elime bi dua tutuşturdu. Neredeyse birisi sana büyü yapmış dicekti de fal bitti. Hatta o dua da büyü bozma duası mıydı neydi. Hemen önümüzdeki aya randevu verdi. Sıra ablama geldi. Ablam yarım saat sonra odadan çıktı ve duası elindeydi...

Evden çıktık, ablamın arkadaşına kızıyoruz. Kız hala büyülenmiş şekilde "e ruhlar gelmedi mi? sizle konuşmadılar mı" diyo ve o gelen ruhlara sonuna kadar inanıyo....
***

O günden sonra bi daha falcıya gitmedim. Zaten ablama fal baktırmak daha eğlenceli. Hem fal baktırmadan türk kahvesi içmek çok güzel. Hem de kahve içerken 'falcı' dedikodusu yapmak daha güzel.
***

Geçen gün ablama vegan kek yapıyoruz. Bunu da koyalım, şunu da koyalım derken farkında olmadan harika bi browni yaptık. Sonra ablam eserimize bakıp konuşmaya başladı..

- Bu kekten yapıp eski Mısırlılara götürmek istiyorum. Onlar hiç böyle şeyler yiyemiyolar yaa gariplerim onlar böyle şeylere bayılırlar. Off hatta onlar bu kek için savaş bile yaparlar :(
diyerek sanki onlarla yaşamış gibi konuştu. Sonra kekin tadına bakıp;

- Bu kek için kesin savaş çıkar! dedi.

Sanırım kekimiz gerçekten eski mısır için savaş nedeni olucak kadar lezzetliydi.

Dannnnnnnnnnnnnnnnnnn!
***

Bu aralar deli gibi Peyk dinliyorum. Şarkıları çok güzel ve böyle sevdiğim şeyleri herkesle paylaşmak istiyorum. Zaten şu "çok sevdiğim şeyi kimseyle paylaşmiyim, aman bu çok özel kimse bilmesin" olayına a ca yiiiip gıcık oluyorum!

E güzelse herkes bilsin. İnsanlar herkes bilsin de sevsin diye bi şeyleri üretmiyolar mı? Hayır bilsinler, belki sonra sevmezler? Nası bi bencillik ya da nasıl saçma bir mod o bilmiyorum ama ben herkesle paylaşmayı çok seviyorum. Kısaca Peyk güzel. Dinleyin.
***

Friends'i çok özledim! derken 2 saatlik özel bölümü çekilicekmiş haberi geldi. Herkes önce bi sevindi. Sonra Chandler yok diye üzüldü. Fakat ben hala öyle çok büyük bi heyecan hissetmiyorum. Çünkü beklentiyi çok düşük tutmaya çalışıyorum.

Zamanında Brad Pitt'li bölüm için beklentiyi çok yüksek tutup hayal kırıklığına uğramıştım. Bence Friends'in en vasat bölümlerinden biriydi. Hem Rachel'da o bölümde en çirkin hallerindendi.

Günlerce "neden daha güzel giyinmedi!"diye söylenmiştim. Brad Pitt, Jennifer'ı öyle gördü diye "off ya kesin Jennifer Aniston'dan soğudu ya kesinn" demiştim.....

Sonuç olarak Brad Pitt'li Friends bölümü en çirkin bölümlerden biriyse, belki Chandler'sız da güzel bi bölüm olabilir? Moralinizi çok bozmayın. Kahvelerinizi hazırlayıp izlemeye başlayın.
***

Goodreads açtım ama arkadaş ekleme konusunda sıkıntı yaşıyorum. Hala kitaplığın başına geçip okuduğum kitapları tek tek ekleyemedim. Acayip üşeniyorum. Siz beni ekleyin de, sizin kitaplardan biraz kopya çekiyim. Sonra birbirimize challenge filan yollayıp, yorumlaşalım. Sevdiğimiz kitapları paylaşalım.

Goodreads şeysim.
***

Not: Gaspar Noa'nın Love filmini çok sevdim! O kadar gerçek ve o kadar güzel ki. Soundtrackini zaten hemen indirip dinledim. Bence izleyin. Sonra sevip sevmediğinizi bana söyleyin.
***

Havalar çok soğuk, kahve için.

Bu da şarkı.

Uzay Mekiği

Zamanında çok büyük konuşup "ben kahve insanı değilim" diye bi yazı yazmıştım. Şimdi güne kahve içmeden başlayamayanlardanım. "Kavhe içelim mi?" sorusuna hipnozlanmış şekilde -her seferinde- "Oluuuur" diyen bi kahve canavarıyım.
***

Bugün kahvaltıdan sonra kahve yapmak için mutfaktaydım ve yine sakardım.. Elimdeki tüm kahve fayansa dökülünce önce bikaç saniye çöpe gidicek olan kahvelere baktım. Sonra "iyi bari suda erir bunlar diyerek" hepsini lavobaya attım. Üstüne sıcak suyu açtım.

Kahveler erirken ve suyla birlikte akarken tüm mutfak kahve koktu. Ya bu nasıl güzel bi kokuydu!

Normalde anında çamaşır suyuyla o kahve kalıntılarını bembeyaz yapardım ama sırf kahve kokusu gitmesin diye mutfağı öylece bıraktım.

E tabii insanın kendi evi olunca böyle şeylere hiç paniklemiyo. "Amaan nolucak" diyo hatta üstüne "ne güzel kahve koktu!" diyerek mutfağı BİLEREK temizlemiyo.. Kahve kokuları arasında oturmuş elinde fincanı, kahvesini yudumluyo. Bi de "ne güzel pazar" diye seviniyo.
***

Şimdi bu olay bi de iş yerinde başınıza gelse nasıl paniklersiniz biraz da onu anlatiyim. Öhöö!

İki sene önce filan ofiste İKİNCİ iş günüm. Ofisi ilk gün bana gezdirirlerken, hiçbi şey ilgimi çekmeden her şeye "hı hı hı" diyerek başımla onaylarak bakıp geçerken "bu da kahve makinemiz işte istediğin zaman yap iç, kahveler de şurda" denildiği an yine hipnozlanmıştım. "Sanırım bu makineyi en çok ben kullanıcam" diye düşünüp içimden ufak bi sevinç çığlığı atmıştım.

Her neyse ikinci iş günümde daha kimseler gelmeden erkenden ofisteydim. Hemen ufak tefek işleri halledip "kahvemi yapiyim de güne güzel başliyim" dedim. Mutfağa koşarak gittim. Kahve makineme "uzay mekiği" ismini verdim. Çünkü kocaman bi şeydi. Yeni bi modeldi. Ya bi de çok güzeldi. Bisürü ıvır zıvırı vardı ne biliyim sanki biraz karışıktı ama ofisteki en yakın arkadaşımdı.

"Bi kahve makinesini çalıştırmak ne kadar zor olabilir ki?" diyerek bi şeyler yaptım. "Öğütülmemiş kahve yerini kullanmiyim hadi bizim evdeki eski model gibi içine çekilmiş kahve koyuyim ya onu sonra birine sorar öğrenirim artık" diye diye uzay mekiğimi zorla çalıştırdım.

Ohhh ofis mis gibi kahve kokmaya başlarken ben de mırıldana mırıldana makyajımı tazeledim. İçimden de "her şey harika" diye geçirdim. Hava da kış ayında olmamıza rağmen açık. Her yer bi aydınlık bi aydınlık.

Kahvemi almaya gittim ki onca kahve kokusuna ve makinedeki seslere rağmen henüz kahve olmamış! Kahve haznesine bi damlacık bile kahve dolmamış. Ya içine koyduğum o kadar suya nolmuş? Buhar olup mu uçmuş?! Derken kahve haznesini elime aldım.. Daha doğrusu elime almamla birlikte uzay mekiğimin ortasında bi yerde sıkışan tüm kahveler anında her yere fışkırdı!

Elimde kahve makinesinin altı. Öylece uzay mekiğime bakıyorum. Üstümden kahveler yere damlıyor. Duvar tamamen kahverengi, kahve suları aşağılara doğru akıyor. O güzelim aydınlık havada ofisin mutfağı ve duvarı ne güzel de kahve lekeleriyle parlıyor!

Birazdan ofise başkaları da gelicek ve ben "ohh mis gibi kahve koktu" diyemem. Evimdeki gibi "lekesi kalsın" diyip içeri geçemem. Anında elime bez aldım, duvarı silmeye başladım. Bi yandan fayansa bisürü temizlik malzemesi pıslattım. Kahve kokusu gitsin diye 1 kutu çamaşır suyunu bitirdim. Ya o panikle normalde 1 saatte yapacağım işi 10 dakikada hallettim.
***

Beş dakika sonra ofise gelenler "ooo bu nası kahve kokusu" dedi. Herkes önce bi kahve makinesine bakar gibi olup sonra vazgeçti. Ve o gün -ben dahil- kimse kahve içmedi.. O günden sonra uzay mekiğine dokunmaya ancak 1 ay sonra filan cesaret ettim. Fakat makineyi kullanmayı öğrendikten sonra sabah, öğle, akşam sadece kahve içtim.

Niteliksiz Bilgi: Kahvemi hep sade içerim. Süt ve şekerin kahvenin tadını bozduğuna inanırım. Zaten kahveyi sütsüz içmeye başladığım an sevmeye başladım. Yıllarca süt yüzünden kahve gibi bi lezzetten mahrum kaldım :/

Ayrıca bu yazı "ben kahve insanı değilim yaaa.. kahveyi hiç sevmem" dediğim yazıya özür olsun.

Yıllar sonra gelen edit: Ben kahveyi çok severim!
***

İçimden geldi size bi şeyler dicem. 27 yaşındayım ve insanın "içinden ne geliyosa onu yapmalı" dediği cümlenin hakkını vermeye başladım. Yani hep böyle düşünürüz ama pek uygulamayız ya. Ne biliyim "ay ayıp olur, ay üzülür, ya ne der şimdi?" gibi gibi şeyler düşünüp aslında tam da içimizden ne geliyosa onu yapmayız. Ya da bunu dışarı vurmayız. Hah artık bunun acayip bilincindeyim.

Zaman çabuk geçiyo. İstemediğiniz şeyleri yapmayın ama ne istiyosanız onu sonuna kadar yapın. Kimseyi düşünmeyin, konu sizseniz biraz bencil olun. İnsan istediği şeyleri yapmalı, hissettiği şeyleri yaşamalı.
***

Mia ile Vizyondakiler fragman seslendirmemin ikincisi çıktı! Hadi İZLEYİN. Beni üzmeyin. Tabii içinizden geliyosa izleyin diyerek az önceki söylediklerime atıfta buluniyim eheheh.
***

Çay susuzluk giderir mi? Zıt kutuplar birbirini çeker mi?

Bu da şarkı.

Röportaj da Yaparım Seslendirme de!

Bu hafta hem röportaj yaptım hem de seslendirme! İkisi de benim için çok zevliydi. Benimle röportaj yapılması çok özeldi. Seslendirme işi  harika değil de neydi?
***

Evde sakin sakin otururken telefonuma Vişne Çürüğü'nden mesaj geldi. İletişim alanında okuyan canım blogger arkadaşım blogunda röportaj yapmaya kadar vermiş. İlk röportajı da benimle yapabilir miymiş? Havalara uçtum. Anında röportaj teklifinin üstüne atladım.

Yalnız ben çok heyecanlıydım. Yani benimle yapılan röportajı kim okur? diye düşünmeye başladım. Hayır acaba ne sorar? Kesin çenem düşer saçma saçma cevaplar veririm. Ay son izlediğim filmi sorar mı? Neydi o baksam mı.. derken Taksim'de buluştuk.

Bi kere karşımda çok iyi hazırlanmış bir gazeteci adayı vardı. Bir gün öncesinden tüm yazılarımı tekrar okumuştu. Heyecanı yüzüne yansımıştı. Çok pozitifti ve durmadan "sohbet havasında olucak Mia" diyerek beni sakinleştirmişti.

Önce kahvelerimizi söyledik. Röportajdan önce 1 saat sohbet ettik. Öyle bi çenemiz düştü ki bi türlü röportaja geçemedik. Fincanlarımızı çevirdik. Selfie bile çekildik.

Sonunda telefonun ses kaydı açıldı ve sohbet havasındaki röportajımız başladı. Öyle güzel sorular sordu ki, hakikaten röportaja öyle güzel hazırlanmıştı ki. Ben de gaza geldim, başladım bıtbıtbıt konuşmaya.

Hayır her soruya uzun uzun cevaplar veriyorum. Bi yandan da "ya acaba çok mu uzun oldu?" diyorum. Sonra da "ama bunu demesem de olmaz şimdi ya sordu anlatmam lazım" diye düşünüyorum. "Off bu da çok saçma cevap oldu ama napim doğrusu buydu.." derken bitti. Çok çok güzeldi!

Sonuç olarak nerdeyse 1 saat süren, benim susmak bilmediğim ve ergenliklerle dolu röportajım Vişne Çürüğü'nün blogunda yayında! Gerçekten çok fazla konuştuğum için, tek seferde destan gibi röportaj okunmayacağı için 2 - 3 parça halinde yayınlanıcak.

Blogla ilgili uzun uzuun konuştuğum röportajı nolur okuyun. Hatta üşenmeyin yorum filan da atın. Bizi yalnız bırakmayın..

Bir de bu röportaj için, birlikte geçirdiğimiz güzel gün için, bana aldığı süperötesi filmler için, içtenliği ve sanat dolu harika sohbeti için Vişne Çürüğü'ne teşekkürler! Fazla okunmasa bile bizim için harika bi anıydı. Akıllarda "çok güzel bi gün!" olarak kaldı.
***

Benim erkamaj diye çok yetenekli bi arkadaşım var. Sürekli komik, yaratıcı videolar hazırlar. Senaryolar yazar. Üretir, hiç durmaz. Kafasına koyduğu her projeyi de yapar.

Bu aralar hem yeşilçam klasiklerinin 8bit versiyonlarını yapmaya hem de film fragmanlarını absürd şekilde seslendirmeye başladı. Hepsine bayıldım. Yeteneğini kıskandım. Onu övmelere doyamadım derken sonunda kendimi de zoooorla bi projesinin içine sokmayı başardım. Ta taa!

Baktı benden ne olur? "Hızlı hızlı konuşabilir misin?" dedi. Eskiden herkesin bana "ya biraz yavaş konuş Miaa!" dediği için aslında benden en mantıklı şeyi istedi. Hemen konsept yaptı. İki dakikada metin yazdı. "Bundan böyle her Cuma vizyon filmlerin fragmanlarını sen seslendir madem" dedi. Beni acayip mutlu etti!

Seslendirip yolladım. Peki acaba seslendirirken neler yaşadım?

Önce "ne var bunda yaa hızlı hızlı okur yollarım işte kaydı" dedim. Yok olmadı. Bildiğin okuyomuş gibi oldum. Sonra "biraz konuşurmuş gibi okuyum" dedim bu sefer de çok yavaş oldu. Tekrar hızlandım ama aralarda takıldım. Zamanla "ayy ne zormuş bu seslendirme işi" diye beceriksizliğime sinirlenirken metni ezberlemiş olduğumu farkettim.

Metni ezberleyince bi konuşmaya başladım. Ay dırdırdır kendimden korktum. Bisürü halini kaydedip erkamaj'a yolladım. Geri kalan her şeyi, görüntüsüydü, sesiydi, düzenlemesiydi, montajıydı.. Artık onlar her neyse, hepsini o yaptı. Benim salak seslerimden harika bi video ortaya çıkardı.
***

Ya ama insanın kendi sesini dinlemesi çok garip bi şeymiş. Resmen dinlerken utanıyorum. Ayy sese bak diyorum. Sürekli şurası hiç olmamış diye kendime kızıyorum. Ama yine de bu videoyu günde bilmemkaçyüz defa bıkmadan izliyorum....

Ayrıca bi de "ayy sesim kısılmasın SESLENDİRME YAPICAM.." moduna girdim. Evde sürekli benimle dalga geçiyolar. Ama ben cidden sesim kısılıcak diye stres yapıyorum bilmiyolar..

Eğer izlenirse her hafta Cuma günleri Mia ile Vizyondakiler serisi devam edicek. Dırdır konuşmaya devam edicem. Başınızı şişiricem. Beni rezil etmeyin. Videoyu her yerden izleyin. Like'layın. Yorum yapın. Hatta paylaşın. Ama hiç olmadı izleyin de benim "seslendirme yapıcam" havamı bitirmeyin..
***

Yazı içinde linkleri verdim ama belki anlaşılmamıştır diye de tek tek paylaşiyim;

Vişne Çürüğü ile Röportaj

Mia ile Vizyondakiler Seslendirme Videosu

**

Bu yazıda sizden sürekli bi şeyler istedim ama napim? Heyecanımı sizinle paylaşmak istedim ve fikirlerinizi çok merak ettim!

Bu da şarkı.

Zonalı Mia

Deniz anası faciasını daha yeni yeni atlatmışken, hiçbi derdim sıkıntım yokken karnım arada bir kaşınmaya başladı. Oralı olmadım, kaşıdım da kaşıdım. Daha sonra kaşıntılar belime yayıldı. Yine sorgulamadan kaşıdım. Çünkü kaşıyınca salak bi rahatlık geliyodu. Hatta ohh kaşınsa da kaşısam moduna bile girmiştim. Ne de olsa hala zona olduğumdan habersizdim..

Bir gün sonra uyandığımda kaşıntılar sırtıma kadar çıkmıştı. Kötü olan tek şey artık sadece kaşınmıyodum. Kaşınan yerdeki kırmızı minik yaraları da görüyodum.

Resmen ben farkında olmadan vücudumda kırmızı yaralar çıkmış. Bunlar bi de utanmadan zonaymış. Stresten, sıkıntıdan olurmuş. Vücuda yer eder, sıkıntın artarsa zona yayılmaya devam edermiş. Bi sürü antibiyotiklerden oluşan haplarla zonayla savaşmalıymışım. Hiçbi şeyi içime atıp, stres yapmamalıymışım. Yoksa bu zonalarla daha uzun zaman yaşarmışım.
***

Hastaneden çıktığımda neye stres yaptığımı bilmiyodum ama artık zona olduğum için stres yaptığımı biliyodum. Stresimin ne olduğunu bilmediğim için kendime kızıyodum. Ben bu kadar mı her şeyi içime atıyodum?

Zona olduğumu öğrendiğim andan itibaren ilaçlarımı saati saatine içtim. Zonaları bol bol kremledim. Yaralar büyüyüp kızardıkça kendi kendime onlara triplenip "banane ya krem sürmicem" dedim. Onlarla inatlaşıp, sonunda krem sürüp pes ettim.
***

Bi de ne zaman çok acımaya başlasa aklıma şu hollywood'un aksiyon filmleri geliyodu. Yahu diyorum adamlar deli gibi dayak yiyolar. Ne biliyim yanlarında bomba patlıyo. Her yerleri yanıyo, kırılıyo. Bi sahne sonra saçma bi bezle yaralarını sarıp dövüşmeye devam ediyolar. Hiçbi eğlenceden de geri kalmıyolar.

Burnunda dikişler, kollarında bandajlar, alnında gazlı bezlerle bardalar, içiyolar. Hatta üstüne bi de kız ayarlıyolar?? diyerek kendimi motive ettim. Sonra bunların film olduğunu hatırlayıp gerçek hayata dönüp off'layak ilaçlarımı içtim.

Bir haftam bu şekilde geçti. En sonunda zona pes etti. Beni terk etti. Allahım hiçbi terkedilme bu kadar güzel değildi! Hemen dışarı çıkıp konserlere gittim. Zonayla ayrılmamıza içtim.

Siz de kaşınırsanız adının coolluğuna kanmayın. Hemen doktora koşup ilaçlara başlayın. Bi şeyleri de içinize atmayın!
***

10 Kasım ablamın doğum günüydü. Ablama ne alsam da özel olsa? Çünkü bu sene 30 yaşında.. diye düşünürken ablam benden doğum günü pastasını yapmamı istedi. En özel hediye bu olurmuş. Ben ona pasta yapmasam mum üfleyemezmiş. 30. yaş günü pasta üflemeden geçer miymiş?

"E şimdi ne var pasta yapmakta?" diyebilirsiniz ama 1 senedir vejeteryan, son 5 aydır da vegan olan ablam için pasta yapmak resmen işkence! Düşünsenize içinde süt yok, yumurta yok, krema yok, bisküvi yok, pandispanya yok, kremşanti yok.. Yok da yok.

Sonuç olarak ablam vegan olduğu için dışardan pasta alamayacağımıza göre bu zor işi ben üstlendim. Sonra da vegan pasta yapıcam diye havalara girdim.

Doğum gününün kahramanı ben olucaktım. Ben olmasam üstüne mum koyacağımız bi pasta olmicaktı. Ablam pastasız doğum gününü napıcaktı? Haklıydı. Ay resmen kahramandım ve vegan pastayı ben yapıcaktım!
***

Önce içine yumurta koymadan, soya sütüyle kakaolu bi kek yaptım. Bu benim pandispanyamdı. Kek pişerken, vanilyalı soya sütünün içine sadece un, şeker ve vanilya koyarak krema yaptım. Hakkaten çırptım çırptım, karıştırdım.

Kalıba yapışan keki bıçakla zorla kalıptan çıkardım. Keki ortadan muntazam bi şekilde ayıramadım. Kıvamı biraz katı olan kremamı kekin ortasına boca ettim. Pastanın ortasını fındıkla süsledim. Geri kalan dağılmış parça parça kekleri kremanın üstüne ekledim. Sonra bu dağınık görüntüyü katı kremamla kapattım. Daha doğrusu kapatiyim derken kekimi iyice yamulttum ama en son üstüne kakao serpip dağınıklığı sakladım.

Öyle ya da böyle.. İçinde hiçbir süt ürününün olmadığı bir pasta yapmayı başarabildim.
Ta taa!



Ablam dilek diledi, mumu üfledi. Sonra bana "Mia iyi ki varsın! Ya benim için vegan şeyler yapıyosun, uğraşıyosun" dedi. Ve 5 gün boyunca o pastayı yemeye devam etti.

Not: İçine yumurta koymayıp yaptığımız tüm pastalar, kurabiyeler son güne kadar taze kalıyolar. Hiç bayatlamıyolar. Bence keklere yumurta koymayın. Bi de ben vegan bi yemek dükkanı açarsam nolur beni yanlız bırakmayın :)
***

Dün ablamla türk kahvesi içtik. Ablam klasik hadi bana fal bak diye tutturdu. Başladım yine gördüğüm şekilleri kendime göre yorumlamaya (sallamaya?)

Falda uzun saçlı bi kız gördüm. Bence o benim diyerek anlatmaya başladım. Ablam da nasıl ciddi dinliyo ama yok böyle bi ciddiyet..

Mia: Bi konu var, tartışıyoruz. Seninle böyle kafa kafaya vermişiz, fikir ayrılığına düşmüşüz..
Ablam: Kesin ben o tulumun medium bedenini alsaydım dicem ya offf! Small aldırdın bana işte bak gördün mü tartışıcaz! :/

Dedi ve mağaza kapandı mı diye saate baktı.....

Dannnnnnnnnnnnnnnnnn!
***

Tatildeyken her akşam bol bol alkol tükettik. Ne kadar şarap varsa denedik. Her kadeh kaldırışımızda annem de bizle kadeh kaldırıyo ama her seferinde içmiyo. Biz şarapları götürüp çakır olurken, annem ciddi ciddi yanımızda duruyo. Biz "anne ya sen neden içmiyosun" derken hikayesini anlattı.

Meğer annemlerin küçükken bi aile dostları varmış. Adı Tante Maria'ymış. (Almancada 'tante' kelimesi hala, teyze olduğu için adının başına tante koyuyolarmış) Neyse Tante Maria hep dermiş ki;

"Bi ortamda her kadeh kaldırıldığı zaman sizde kaldırın. Bu bir görgü kuralıdır.Ama her kadeh kaldırdığınız zaman içmek zorunda değilsiniz. Eve sarhoş gitmek istemezsiniz.."

Bize de bu bi takıldı. Artık her 'şerefe' yapıcaz ya da "hadi neye içiyoruz?" dicez.. Hoop biz demeden hemen ağzımızdan, kadehler vurulurken "tante maria, tante maria" çıkıyo. Yani artık bizim için "şerefe" demek, "tante maria" demek.

Siz de ilk bi şeye içeceğiniz zaman kadehi tante maria diye kaldırın. Beni hatırlayın :)

Bu da şarkı.

Talihsizlik Serüveni

Eylül'ün başları.. Havalar hafif serin gibi. Sakin sakin böyle tam tatillik diyerek annem, ablam, ben 5 günlük bi tatil kaçamağı yapalım dedik. Ama nasıl heyecanlıyız. Yazın başından beri denize girememiş, güneşlenememişiz. Herkes bronz bronz yaz güzeliyken biz bembeyaz kalmışız.

Arkadaşlarımın güzel tatil  fotolarını iç geçirerek like'larken kendimi İzmir'e giden bi uçakta buldum. Otele yerleşir yerleşmez "ben denize gidiyoruumm!" diyerek kumsala koştum.

Denize girerken aklımda sadece 'en erken nasıl bronzlaşırım?' düşüncesi vardı.. Bir yandan suda yürüyorum, bir yandan da "yok önce 50 faktör sürmiyim hiç bronzlaşamam.. Imm 30 faktörle başlasam? Sonra kakao yağı sürüp dursam, güneş beni haşlarşa hemen 50 faktör kullansam?" diye düşünürken ÇAT!

Bacağımda bi acı, sanki bi şey çarpmış gibi. Daha denize dalmamış, saçlarım ıslanmamışken pes etmedim. Bacağımdaki acıya aldırmadan yüzmeye devam ettim. Bu sefer diğer bacağımda da aynı acıyı hissedince denizden çıktım. Oh ilk gün az da olsa denize girdim diye sevinirken  bacağımdaki acıyı kaşıya kaşıya akşam yemeğine indim.

Sabah uyandığımda bacağımda kocaman 4 tane çizgi vardı. Etrafı kıpkırmızıydı. Yaranın etrafı kocaman şişmiş ve sabaha kadar kaşınmıştı. O panikle hemen doktora gittik. Doktor bacağımdaki yaraya büyüteçle baktı.. Sonuç olarak bu korkunç görünenen yara bir deniz anasıydı!

Dannnnnnnnnnnnn!

Evet cidden heyecanla gittiğim tatilin ilk gününde bacağıma deniz anası çarpmış ve tatilim başlamadan bitmişti..... Doktor "deniz, havuz, güneşlenmek yasak... Eğer bunları yaparsan yaran iyileşmez hatta iz kalır." dedi. Bana bisürü ilaç verdi. Tatilim resmen bacağıma pansuman yapmakla geçti.

Bronzlaşmak, yüzmek, güzelleşmek, tatil fotoları.. Her şey hayaldi. Önümde yüzen mutlu tatil insanlarını görmek işkenceydi.

Şemsiyemi açıp gölgedeki şezlongumda kös kös oturup, 5 günlük tatilde 2 kitap bitirdim. Yine de dayanamayıp yaralarıma sargı bezi sarıp öyle güneşlendim. Akşamları içtiğim haplara aldırmadan bisürü şarap tükettim. Tatilin son günü 1 saatlik kaçamak yapıp havuza girdim.

Sonunda sabahlara kadar kaşınan bacağım yüzünden uyuyamadığım, ecza çantasıyla dolaştığım, amele yanığı olduğum ve bacağımda 4 adet çizgi izi bırakan lanetli tatil bitti.

Annemle, ablam "Freddy Krueger uyurken geldi, rüyanda seni çizgi gitti" diyerek bacağımdaki yara izini coollaştırmaya çalıştılar. Bacağımdaki çizgilere bakıp "Nancyyyy...." diye bağırdılar. Fakat o yara benim için hala tatilimi mahveden bi deniz anası. Acısı kalmadı ama malesef izi kaldı.
***

Geçen gün kuzenlerimle buluştuk. Güzel böyle alkollü, sohbetli bi kız günü geçirdik. Bol bol erkekleri çekiştirdik.

Alkol sonrası bi acıktık bi acıktık. Hemen karşımıza çıkan ilk yere, Burger'a gittik. Hepimizin canı ayran istedi. Menümüz büyük boy ama ordaki ayranlar küçük boy olunca, adam bize fazladan 3 ayran daha verdi. Ben "ne gerek var ya.." filan derken kuzenim "ya alalım işte parasını verdik" diyerek türklük yaptı ve en büyük çanta benimki olduğu için ayranları çantama attı.

Yemeğimizi yedik, dolmuşa bindik. Ben çantamdaki ayranları unuttum. Alkolün verdiği hafif çakırlıkla gülümsüyorum derken eve geldik. Dolmuştan inerken sen ayağım burkul, sol bacağımın üstüne sert bi şekilde yere düş....

Kuzenim başımda durmuş gülüyor, ben bi şey olmuş mu diye bacağıma bakıyorum, elimden fırlayıp giden çantama uzanıyorum ve bi yandan da yerden kalkmaya çalışıyorum.

Yerden kalktığım an bacağımdaki acıyı hissettim. Dizime eğilip baktığımda o çok sevdiğim pantolonumun yırtıldığını gördüm. Sendeleyerek adım atarken yeni aldığım botların önünün çöktüğünü gördüm. Allahım daha neler görücem ben acaba derken anahtarı bulmak için elimi çantama attığımda çantamın içinin ayranla dolu olduğunu gördüm!

Dannnnnnnnnnnnnnn!

Bir düşme ancak bu kadar hasar verebilirdi. Keşke iki bacağımın üstüne düşseydim de, pantolonun izleri eşitlenseydi.. Botlarımın önü hiç çökmeseydi ve o ayran çantama hiç girmeseydi.

Pantolonu terziye verdim ama yama gibi kaldı. Tamam çantayı yıkadım, kokusu kalmadı ama o ayranın çantamda hakkaten ne işi vardı?
***

Bikaç günlük akraba ziyareti sonrası eve gidicem, havaalanındayım. Bavulu verdim ama hiçbi zaman bavulun kaç kilo çıktığına bakmam. Çünkü içine ne koysam da 15 kiloyu dolduramam.

Neyse kadın bi anda "Bavulunuz 19 kilo. Ya içinden bikaç şey çıkarın ya da ek ücret verin." dedi. Şok olmuş bi şekilde bavulun içinde ne olduğunu düşünürken ne kadar ek ücret vermem gerektiğini sordum. Kadın "kilo başı 6 tl yani 24 tl vermeniz gerek.." diyince yere çöküp bavulumu açtım..

Sırt çantamın içine neler koysam da 4 kilo azalsa derken halamın gitmeden bana verdiği tarhanayı gördüm! Evet tarhana... İçinden 'tarhana, deri ceket ve converslerimi' çıkarttığım an yeniden 15 kilo çıktı. Hayır bi de bavulumun içinde incir reçeli vardı ama o sırt çantama sığmazdı.

İşte bu ara yaşadığım talihsizlikler bunlar. Annem klasik "nazar, nazaaar" diyo. Ama o nazar hiç gitmiyo... Bana kalsa şanssızlık, sakarlık. Ablama göre Freddy. Size göre ne peki?

Not: Çantamın içindekiler (ayran, tarhana, incir reçeli) beni de endişelendirdi....
***

Geçenlerde yağmur başladığı an yine bisürü şemsiyeci sokaktaydı. "Banane ben yağmuru seviyorum" diyerek almamak için bayaa bi direndikten sonra pes edip "ne de olsa 5 lira" diyerek bi tane almaya karar verdim. Bi de formaliteden "ne kadar?" dedim. Adam "25 tl" dedi!

Çünkü meğerse bu o şeffaflardan değilmiş. Çok kaliteliymiş. Fırtınada bile bi şey olmaz, asla ters dönmezmiş... (tabii ki almadım)

Bana göre yağmur yağmaya başladığı an aniden ortaya çıkan 5 liralık şeffaf şemsiyelerle, yaz ortasında hava biraz esince çantadan çıkardığımız hırka aynı şey. Tamam o hırka hep çantamızda ama o şemsiyeciler nerde? Hep köşe başında mı yoksa...

Yaz boyunca "kış gelsiiiiin" dedikten sonra havalar soğuyunca asla soğuktan şikayet edenlerden değilim. Kışı çok severim. Ama şemsiyeyi 25 tl'ye satan satıcılara küserim.
***

Not: Yasemin Mori'nin son albümünü çok sevdim.
***


Hepimizin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Kutlu Olsun!

Niteliksiz Bilgi: En sevdiğim bayram Cumhuriyet Bayramı.

Bu da şarkı.

Fake

Blogumu açar açmaz "taslaklar"a baktım. En son "yılbaşı" yazısı yazmaya başlayıp yarıda bırakmışım.

"Yeni yıla girerken 10'dan geriye sayıp 'üç, ikii, biir, sıfır!' dedikten sonra birbirinize sarıldınız mı? Hah o zaman iyi. Güzel bir yılbaşı geçirmişsiniz demektir. Benim gibi 10'dan geriye sayamadıysanız, berbat bi yılbaşı geçirmişsinizdir."

Dedikten sonra yazmaktan vazgeçmişim. Sanırım hiç havamda değilmişim. Berbat geçirdiğim yılbaşını anlatmaya gerek yok. 2016'dan umut çok.
***

Geçen gün ablamla sıcaktan bunalmış bi şekilde, canımız sıkkın sıkkın yataklarda otururken şarap açalım, müzik dinleyelim dedik. Şarkılar bize olduğundan daha güzel gelirken, hepsine bağıra bağıra eşlik ederken The Man Who Sold the World şarkısı çıktı.

Bu şarkı çalmaya başladığı an garip bi şey oldu. Hayatımdan tamamen çıkardığım bir anı resmen bi anda dank etti. Her şeyiyle, en ufak ayrıntısıyla aklıma geldi. Ama nasıl unutmak?! Resmen bu anıyı hayatımdan çıkarmışım. Sanki böyle bi şey hiç yaşamamışım. O derece unutulan bi anı, hatırlandıysa buraya yazılmalı.
***

Eskiden msn'nin yeni çıktığı, hepimizin koca kasalı masaüstü bilgisayarlarımızın başından kalkmadığı dönemdeyiz. Lisede sınıf arkadaşlarımdan hangisinin msn adresi varsa ekleşmişiz. Okul sonrası çantayı yatağa fırlatıp -sabahtan akşama kadar birlikte olduğumuz kişilerle- saatlerce chat'leşiyoruz.

Derken bi gün bi adres bana arkadaş isteği yolladı. Normalde kabul etmem ama mail adresi benim ismimim aynısı olunca hemen arkadaşlık isteğini kabul edip "kimsiniz?" dedim. Fakat ona yazar yazmaz nickinin ikimizin isimlerinden oluştuğunu farkettim..

Örnek: Mehmet_Mia (Mehmet adını şu an sallamadım, hakkaten öyleydi...)

Beni tanıdığını, bikaç kere aynı ortamlarda bulunduğumuzu ama farklı şehirlerde olduğumuz için tanışmaya cesaret edemediğini söyledi. Onu kesinlikle tanımadığıma beni ikna ettikten sonra sabah akşam konuşmaya başladık. Zamanla, online olduktan sonra birbirimizden başkasına hiç yazmadık.

Çünkü en sevdiğim şarkı, en sevdiğim film, en en en'lerim neyse onunkiler de oydu. Beni asıl etkileyen en sevdiğim şeyleri sormadan kendisinin zevklerini söylemesiydi. Benimle ilgili her şeyi hissederdi. "Nasıl bu kadar aynı olabilir?!" diye düşünürken sanki beni çooook iyi tanıyomuş gibi cümleler kurar, hatta nerdeyse o gün neler yaptığımı bile bilirdi.

Bi gün ikimizin adından oluşan nickinin yanına kalp koydu. Bi anda -o ara sabah akşam dinlediğim tek şarkı olan- the man who sold the world şarkısını yolladı. O gün konuşurken fonda sadece o şarkı çaldı.

(Eskiden şarkı yollamalar da o kadar basit değildi. Bir şarkı on saatte gelmezdi. O yüzden şarkıyı minik minik parçalara bölüp yollamıştı. *Niteliksiz ayrıntı.)

Fakat zamanla ilk sanal gizemli tanışmam gitgide garip bi hal aldı. Her şeyimi bu kadar iyi bilmesi beni korkutmaya başladı.

Nickinin yanındaki kalbi kaldırmasını, hatta mail adresini, nickini değiştirmesini istedim. Yüzyüze tanımadığım birisiyle bu kadar konuşamam dedim. Ben kaçmaya çalışırken garip ve cool cümlelerini özledim. Msn'e 2 gün girmesem 3.cü gün girdim.
***

O hep ordaydı. Ne zaman yazsam anında online'dı. Onunla konuşmadığım günler çok alınırdı. Günümü ona anlatmasam zaten o bana benim neler yaptığımı anlatırdı. (Saf Mia....)

Lisede kanlı canlı -sanal olmayan- ilk sevgilim olduğu gün anında bana yazdı.

- Hissediyorum artık bi sevgilin var.

Tık!

Anında engelledim. Bi daha onunla konuşmayı hiç özlemedim.
***

Bi gün tenefüste başka sınıftan bi arkadaşım yanıma geldi. Stresli bi şekile "sana anlatmam gereken şeyler var" dedi. "Hani senin konuştuğun Mehmet var ya hani?" dedi. "O aslında bizim sınıftan, hatta benim en yakın arkadaşım olan Ahmet" dedi. (Ahmet adını şu an salladım, onun gerçek adı neydi hatırlayamadım.)

Dannnnnnnnnnnnnnnnnn!

Resmen bi güzel keklenmiştim. Okulda beni her gün gören bi çocuk tarafından, fake bi hesapla, sevdiğim şarkılarla..

Not: Hiçbi zaman yüzyüze konuşmadık. Böyle bi şey hiç olmamış gibi davrandık. Zaten keklendiğim için utanıp bu sapık olayı kimseye anlatmadım. Öyle ki olayı da şarkıyı duyunca hatırladım.
***

Şimdi düşünüyorum da o "aynı zevkler" olayından ancak ergenken hoşlanılır. O yaşlarda herkes aynı zevklere sahip olduğu kişilerin hayatının aşkı olduğuna inanır. Onca olumsuzluğa karşı "ama o benim ruh eşim! bi daha bu kadar aynı olduğum birini bulamam.." diye yakınır. Ama sonunda aynı zevklerin hiçbi şey ifade etmediğini farkedip ayılır. Ya da en azından ben ayıldım. -çoktan-
***

Tamam ikili ilişkilerdeki ergenliği atlatmış olsam da bazı şeylerin ergenliği içimden hiç gitmiyor.. :(

Örnek;
yabancı filmlerde başrol kızlarımızın yemek yaparken bi yandan da koca kadehlerle şarap içmeleri. Sonra muhteşem hazırlanan masadaki yemeklerden iki çatal alıp bırakmaları gibi...

Ben yemek yaparken mutfağı dağıtıp, sonra da hızlı hızlı toplayıp, hazırladığım yemekleri tabak tabak yiyen bi insanım. İki çatalla yetinmem, şarabı da yemek yaparken aheste aheste içemem :/

Ya da ne biliyim yine yabancı filmlerdeki şu işten çıkar çıkmaz eşyalarını içine koydukları o meşhur karton muhabbeti.

Ya sen o an o güzel ikea kartonlarını nerden buluyosun. Masanın altında hep hazır mı ediyosun? Üstüne de bi tane minik saksıda bi bitki koyup temiz ofis eşyalarınla ve o muhteşem kartonunla üzgün üzgün eve gidiyosun..

Ben işten çıkmadan önce bi sürü eşyayı bi anda taşimiyim diye bikaç gün önceden çaktırmadan taşınmaya başlamıştım. Her gün eve gitmeden poşetlere kitaplarımı filan koyup yükümü azaltıp, işi bıraktığım gün de sadece çantamı alıp havalı havalı çıkmıştım....

Zaten eşyalarımı taşımak için karton istesem herhalde ofisin karşısındaki migrostan filan bi karton bulunurdu.... Neyse zaten kartonumun üzerine koyucak bi bitkim yoktu.
***

Ayrıca bu keklendiğim anıyı hatırladığım gün en sevdiğim çarşafımı şarapla mahvettim. Bi de "fake" bi profille "Fake" isimli bi yazmanın ne kadar ironik olduğunu farkettim. Sanırım ben o keklenmeyi hakettim! :)

Bu da şarkı.