Bu blog Mia Wallace'ın içini dökmesi, yazıp kurtulması, anlatıp rahatlaması ve anılarını paylaşması içindir.

İsimsiz Dracula

Haftasonu ablamın doğum gününü kutlamak için Taksim'deydik. Doğum günü kutlaması diyince öyle kalabalık zannetmeyin. Sadece ablam ve ben. E ablamın tek arkadaşı ben.

Önce küçük beyoğlu'na gittik. Allahım cumartesi orası bir kalabalık biiir kalabalık, anlatamam. Bildiğin 4 katlı kafe pi'nin tüm katları tıklım tıklım dolu. Terası ise daha da dolu. O terasta yer bulduğumuz için kendimizi çok şanslı hissederek biralarımızı söyledik.

Ablamla o an çok eğleniyoruz. "ooo hadi yine iyisin 27 yaş lanetinden kurtuldun ölmedin" diyerek biraları tokuşturuyoruz. Ablamın 27 yaşında ölmediğine içiyoruz. Doğum gününü birlikte kutladığımıza içiyoruz. Birbirimizin en yakın arkadaşı olduğumuza içiyoruz derken saat yaklaşıyor.

Saat 23. 50'den beri ablam ne derse onu pek dinlemedim. Dinliyormuş gibi başımı salladım durdum ve durmadan saate baktım. İlla hediyemi gece 12'de vericem ya.. Ve ta taa! Saat 12.

Çantamdan hediyemiçıkarttım ve ablamın bileğine taktım. Ablam o kadar mutlu oldu ki hemen bir anlaşma yapalım dedi. 2 sene sonra senin 28. yaşını da yine burda, sadece ikimiz kutlayalım dedi. Ve o günden beri kolundan hiç çıkarmadı bilekliği.
***

Sabah bir uyandık ablama isimsiz bir çiçek sepeti gelmiş. Ama hani aslında çikolalı kek gibi olan şeylerden. Hatta işte tıpkısının aynısı. Ayrıca 1 ay önce de eve kırmızı güller gelmişti ablam adına ama yine isimsiz...
Bu kırmızı güllere sarılmış da bi ayıcık vardı. Ablam hemen ayıcığı parçaladı, gülleri de çöpe attı. Biz şaşırmış onu izlerken "içinde kamera filan olabilir" dedi....
***

Valla bu sefer bu çiçek sepetini çöpe attırmam diyerek keklerden bi tanesini ağzıma atıp yemeye başladım.. Bir de yüzsüz yüzsüz "ay abla bunların meyvelileri filan var, keşke onlardan gönderseydi senin isimsiz" dememle birlikte ablam şu cümleyi kurdu;

- Bence gizli hayranım bir vampir.

Dannnnnnnn!

Sonra ablam ciddi ciddi bu isimsize bi de isim koydu. Dracula..... Evde Dracula aşağı Dracula yukarı. Babam bile "acaba kim bu Dracula, adresini nerden aldı?" filan diyor. Ya bi de bunu normal bir şeymiş gibi, adamın adı sanki cidden Dracula'ymış gibi cümleyi öyle tonluyor....
***

Ablam kekten hiç yemiyor ama her gün keklerle konuşuyor. Ah keşke Dracula gerçek olsa, ah keşke gerçekten vampir olsa da hemen hepimizi vampir yapsa diye diye kekler bayatladı. 'Çiçek sepetini çöpe attırmam' diye isyan eden ben, bayatlayan kekleri kendim çöpe attım. Ve gerçekten bir vampirle tanışsam beni de vampir yapmasını ister miydim diye düşünmeye başladım?

Deli misiniz? Hemmen! Sevdiğim insanları tek tek ısırırdım. Sonra belki onlar bana kızardı ama olsun. Beni affetmeleri için önümüzde uzuuuun bi zaman olurdu nasıl olsa ihih :)

Yahu ucunda sonsuza kadar sevdiklerimle birlikte yaşamak var. Sevdiğim kişilerin ölümünü görmemek var. Ama işte kan olayı sıkıntı derken ablam "kan bankalarından kan çalarız, insan ısırmayız merak etme" dedi.. Çözümünü yediğim bize bunları günlerdir düşündüren eve gül ve çikolata yollayan isimsiz mi? Hay allah adam Dracula oldu iyi mi?! :)
***

Erkek kardeşimin 2 senedir güzel giden bir ilişkisi var. Yalnız şu ana kadar kıza hiç "sana aşığım" dememiş... Yok efendim seviyormuş ama hani aşık değilmiş. Yalan söyleyemezmiş. Aşk çok başka bi şeymiş. Bik bik bik..

Ablam: Bunlar da aşkla sevgi arasında dağlar kadar şey var zannediyolar. Yeter be! Bi de aşk mı daha üstün, sevgi mi daha üstün diye kavga ediyolar...

dedi ve ben onu alkışladım. Siz de lütfen.. Şak şak şak şak.

Hayır cidden herkesin bu kavramı farklı. Bazılarına göre aşk daha önce oluyo, sevgi daha sonra. Bazılarına göre de sevgi daha önce, aşk daha sonra. Ben de önce sevgi sonra aşk olur diyenlerdenim de artık o iki hisse pek aşina olmadığımdan yeniden aşık olursam size açıklamasını yapcam öhömm :) Sizce hangisi daha önce?
***

Şaka maka, ablam iyi ki doğdu!

Bu da şarkı.

Gece Yemek Yeme Kuralları

Bu haftaiçi canım Larienli'min evine gittim. Tam bir kız günü yaşadık. Gece dörtte manikür - pedikür yaptık. Makyaj malzemelerini karıştırdık. Eski fotoğraf albümlerine baktık. Sabah 7 buçuğa kadar uyumadık. Bi de hiç utanmadan gece yemek yedik ama tabii ki kendi koyduğumuz kurallara uyarak.
***

Larienli'ye giderken tatlı aliyim dedim ama metrobüste sıcaktan mahvolur diye Kadıköy'de buluştuğumuz zaman almaya karar verdim. Neyse buluştuk. Evlerinin ordaki markete gittik. Güzel bir kek karışımı vardı. Eve gider gitmez Larienli çırptı çırptı karıştırdı ve o muhteşem çikolatalı keki yaptı. Yani tatlıyı bile ben alamadım..

2 kocaman dilim kek yedikten sonra kremalı makarna yaptık. Yedik yedik kendimizden geçtik.

Sonra kız gecesinin olmazsa olmazı bakım yapmaya başladık. Ojelerimizi sürerken saatin ancak farkına vardık. DÖRT! 4!

Larienli'nin güzel odasında bana yer yatağı hazırladık. Kibar ev sahibi bana yatağında yatmamı teklif etti, kendisi yer yatağını seçti ama ben "yook yoook olur mu, yer yatağını çok severim zaten" dedim. Zaten kocaman yastıklardan yapılan yer yatağımı gördükten sonra nasıl doğru bir karar verdiğimi anladım. Yatağım kocaman ve çok rahattı! Yani tam dedikodu ortamı!

Birlikte uzuun uzuun dişlerimizi fırçaladıktan sonra yataklara uzanıp sohbet etmeye başladık. Saat gece 5 oldu. 6 oldu.. derken Larienli pat diye "ben çok acıktım, hadi kek yiyelim!" dedi. Ben de makarna yemek istediğimi söyledim ama sonra kek yeme konusunda anlaştık. Tam gecenin o saatince kek yeme çılgınlığı yapıcakken Larienli benimle pazarlığa başladı..

- Ama dişlerimizi bi daha fırçalamak yok?!

Kocaman bi gülüşme sonrası kural kabul edildi. Neyse yavaş yavaş mutfağa gidip İKİŞER dilim kekleri tabağımıza koyup odamıza geldik. Yataklara oturarak 2 dakikada kekleri mideye indirdik. Allahım o nasıl bir güzellikti. Üzerindeki çikolata sosunun tadı enfesti!

Tam kirli tabakları alıp mutfağa götürücekken Larienli;

Hayııır! Tabaklar burda kalsın. Bir iş yaptıysak tam yapalım." dedi.

Yanii gece yemek yemenin kuralı öylece bırakmaktı. Ye, iç, bırak.. Sabah toplarsın. Dişleri de sabah yarım saat boyunca fırçalarsın.

İşte kural bu gençler. Gece yemek yemenin tadı cidden böyle çıkıyo. O çikolatalı kekin tadı akşam daha bi güzeldi. Çünkü hem yasak gibiydi. Hem de yedikten sonra kaldırıp temizlemesi yoktu.

En son uyumağa karar verdiğimizde saat 7 buçuktu. Bildiğin sabah olmuştu. Neyse metabolizma zaten o saatlerde hızlı çalışıyodu di mi..... Öefff.. Tamam tamam sustum. Yedik bitti. AMA ÇOK GÜZELDİ.
***

Bu aralar en mutlu olduğum şey Çarpışma - İpek & Burak'ın yeniden başlaması oldu! Uykusuz dergisi demek benim için önce İpek & Burak, sonra Sandıkiçi, sonra da Otisabi'ydi. Fakat o çok sevdiğim, hayranı olduğum İpek&Burak neredeyse 1 yıldır yoktu. 3 haftadır yeniden var ve ben 3 haftadır sırf bu yüzden bile daha mutluyum. Oky'a burdan teşekkürler!
***

Cuma günü Placebo konseri var! Ya nasıl heyecanlıyım anlatamam. Brian'cımı 2. kez izlicem. Tamam Every You Every Me'yi de sizin için dinlicem.

Niteliksiz Bilgi: Bundan 4 sene önceki Placebo konserine Larienli de gelmişti. Biz o zamanlar arkadaş değildik ama aynı ortamda, aynı konseri izlemiştik.

Niteliksiz Bilgi 2: Makarnayı çok severim. (Ne alaka? diceksiniz ama içimden geldi)

Bu da şarkı.

Django Unchained - Bir Kararsız Film Yazısı

Bu yazıda sadece Django Unchained filminden bahsedicem. Hatta sonunu bile söylicem. O yüzden filmi izlemeyenler için sıkıcı bir yazı olucak. Ya da filmi izlicek olanlar için bol spoiler dolu bir yazı olucak. O yüzden baştan uyariyim, filmi izlemeyenler bu yazıyı okumasın. Okuyup sıkılmasın.

Eveeet şimdi bu bilgilendirmeden sonra yazıyı okumaya karar verenlere önce bir Merbaha! Sonra da filmle ilgili fikirlerimi anlatmaya..
***

Şimdi efendim çoktandır Tarantino film yapsa da izlesem diyordum. Çoktandır dediğim Inglourious Basterds filminden sonra. Bana kalsa sevdiğim yönetmenler ayda bir film yapsa, ben de izlesem modundayım.

O yüzden Tarantino'nun yeni filmi olduğunu öğrenince sevinçten çığlık attım. Oyuncuları görünce iyice havalara girip, henüz filmi izlemeden facebook'ta beğen'e tıkladım.. (evet yaptım bunu)

Çünkü Yönetmen ve senarist Tarantino olucak, oyuncular Christoph Waltz ve Leonardo DiCaprio olucak, ben de o filmi beğenmicem?! Yok artık yani. Şaka gibi bir ihtimal derken ben bu filmi izledim. Beğenip beğenmediğimi de anlamadım..
***

Film başladı. Christoph Waltz ne oyuncu be diye diye hayranlıkla izliyorum. İzliyorum izliyorum ama ne müzikler ne de sahneler beni yeterince etkilemiyor diye düşünürken ara oldu. Filmin ilk yarısı için "ehh pek etkilenmedim ama şimdi ikinci yarı güzel olucak. Finaliyle de biz bu filme bayılıcaz!" diyerek ikinci yarının başlamasını bekledim.


Neyse ikinci yarı başladı. Film cidden daha bi güzel olmaya başladı. Tamam işte Tarantino bu ya! filan demeye başladım. Zevkle filmi izlerken sinema tarihinin en güzel sahnelerinden biri olmaya aday o efsane sahneyle film kalbimi çaldı!

Leonardo'yla bizim Alman'ın el sıkışma sahnesi. Allahım ordaki duygu harika verilmişti. Gurur yapıp "elimi sıkıcaksın" muhabbeti. Sahnedeki gerilim. Herkesin birbirine bakması. Sonunda Alman'ın gidip elini "sıkması" ve hemen ardından "napiyim dayanamadım" repliği. El sıkışan iki insanın ölmesi ve bu muhteşem sahne ardından müzikle birlikte bizim Django'nun herkesi tek tek öldürme sahnesi!

Tamam dedim işte film beklenilen o muhteşem finali yapıcak. Hah dedim Kill Bill'deki dövüş sahnesi. Şimdi Django'da tek başına 50 adamı öldürücek. Sonuçta Tarantino bunu Kill Bill'de yaptı. Biz de Alman öldü diye hüzünlenirken Django'nun şovunu izleyerek büyülenicez ve film biticek. Biz de filme aşık olucaz dedim.

Dedim de ne oldu? Film ondan sonra bir güzel saçmalamaya başladı.. Bizim Django teslim oldu. (tamam hadi burda bi saçmalık yok) Sonra Django'yu bir güzel serbest bıraktılar! Yok işte "şimdi seni serbest bırakıcaz çünkü o gideceğin yerde daha büyük işkence görüceksin..." Hee oldu! Sen adamı, sizin Leonardo'nuzu öldüren adamı serbest bırakın?!

Neyse sonra Django ordan da kurtulup, kahraman olma edasıyla yeniden o eve gidip, herkesi öldürüp, sonunda da evi patlatıp "kızı aldı". En sonunda bir de atla birlikte şov yaptı. Bir mutluluklar, gülüşler, şakalar filan. Film öyle bitti...

Yani Django'yu serbest bırakmaları, Django'nun tekrar eve gidip karısını bulduğunda, karısında bir çizik izi bile olmaması çok saçmaydı. En azından bir işkence yapılır filan ama yok. Her şey bi anda pat pat oldu. Film sözde güzel finaliyle beni hiç ama hiç etkilemedi.

Bir de arada  bir, kötü bir çete içinde gizemli bir kız görünüyordu. 2 kere o kız göründü. Tamam dedim bu kızla ilgili bi olay olucak. Ama orda da bi şey olmadı. Django onları da hemencecik öldürdü. Kızın bi esprisi olmadı yani. E neden o zaman o kızı gözümüze soka soka arada bir gizemli şekilde gösterdin Tarantino? Sanki silah göründü de, patlamadı gibi oldu.

Ayrıca filmin genelinde Tarantino havası yoktu. Yer yer "Aa Tarantino filmi" dedirtti. Ve her filminde muhteşem müzikleriyle akılda kalırdı. En az 1 şarkı dillere dolanırdı ama beni bu filmde öyle etkilicek bir şarkı olmadı. Mesela film biter bitmez soundtracklerini indirmedim. Sadece filmi izlerken o sahnede kulağa güzel gelen müzikler oldu. Ama sonradan indiriyim de açiyim dinliyim, ay o sahnedeki şarkı süperdii! gibi bir durum olmadı.

Keşke film o muhteşem el sıkışma sahne sonrasi Django'nun absürd bi şekilde tek başına herkesi öldürmesiyle bitseydi. Ya da o gün, o evdeki herkes ölseydi. Trajedi olsaydı. Ama biz teslim olan Django'nun serbest bırakılıp, tekrar o eve gidip herkesi öldürmesini ve sonra da mutlu mesut atla şov yapışını izledik...
***

Hah işte bu filmle ilgili bu kadar sevmediğim şey olmasına rağmen yine de Django diyince "güzeldi ya" diyorum. Ya da öyle demek istiyorum. Yani filmi beğenmediğimi kabullenmek istemiyorum. Facebook'taki beğen'imi de geri almadım. Beni mutlu etmeyen ama "beğenmedim" diyemeceğim bir filmdi. Yani bak şu an bile kötüydü diyemiyorum.

Ama filmin sonları olmuş mu be Tarantino abi?
***

Film bitti. Zaten filmle ilgili kararsızım. Muhteşem oyunculuklar ve beni etkileyen tonla sahne olmasına rağmen "niye böyle oldu ya" diye diye, kararsızca eve doğru yürürken bir de ablam şöyle bir yorum yaptı.

Ablam: Ben artık bi filmle ilgili güzel mi değil mi diye şöyle karar veriyorum.  O filmi bi uzaylıya izletir miydim, izletmez miydim? Mesela bu filmi izletmem. Anladın mı ne demek istediği mi?

Dannnnnnnnnnnnnn!


Siz yine de sinemada izleyin. Çünkü filmi izlerken genel anlamda zevk alıyorsunuz. Ve filmi beğenerek çıkıyorsunuz. Hem de o muhteşem sahneler sinemada izlenmeli. Belki de ben daha büyük bir beklentiyle izleyince öyle oldu bilemiyorum ama dediğim yerler de saçmaydı yani, kabul edin.

Şimdi de heyecanla Guy Ritchie'den bir film bekliyorum. Sherlock Holmes değil de kendi tarzında bir film. Müzikleriyle, replikleriyle.. Umarım buraya bir sene sonra bir Guy Ritche filmiyle ilgili kocaman kararsız bir yazı yazmam!

Bu da muhteşem bir Tarantino filminin, muhteşem şarkısı.

Faranjit - Fundamentals

Sonunda pes ettim doktora gittim. Sonuç; sinüzit ve faranjit olmuşum. Doktorun yazdığı 3 kutu hap ve burun spreyini alıp eve geldim. 10 gün boyunca sabah akşam ilaçlardan içicem. Bu saçma hastalıklarla savaşıp, onları yenicem.
***

Hayır hastalığın adı bile garip. FARANJİT. Şimdi herhangi bir kelimede genelde "F" harfi olmaz. Bu "A, E, K, N, R..." gibi bir harf değil ki. F yani. Az ve özdür. "J" zaten isim - şehir oyununda bile çuvalladığımız bir harf derken sen gel, bu iki az kullanılır harf bir kelimede toplan, faranjit ol.

Bu kelimeyi ilk duyduğum anı hatırlıyorum. Lise 1'deyim. Zuhal'le sıra arkadaşıyım ve ders içinde sürekli yazışıyoruz. Yine rutin yazıştığımız günlerden bi tanesi.

Zuhal: Faranjit oldum :(
Mia: Faranjit mi? Aaa bu kelimeyi ilk defa cümle içinde kullandım.

demiştim hiç unutmam. O zamandan beri garip gelir ve artık cümle içinde kullanmayı bırakın, dilimden de düşmüyor.

Kısacası; faranjit olmuşum! (hala yazarken garipsiyorum yahu bu kelime bir tek bana mı garip geliyor?)
***

Çanakkale'den Rüzgar geldi. Yarın gidiyor. Ve bu günlerde bol bol kız dedikodulu günler yaşadım. Sabahlara kadar Rüzgar'la sohbetler edip, eski günleri konuştuk. Bazen ergenliğimize geri dönüp Şeker Kız Candy'deki Terry'ye olan aşkımızdan bahsedip kendimizle dalga geçtik. Kız arkadaşlar iyi ki varlar!
***

Dün Cem Yılmaz'ın Fundamentals gösterisine gittik. Sesimiz kısılmadı ama çok güldük. Çok çok güzeldi. Fakat gitmeden önce babam almış olduğu korsan dvd'sini bize gösterip "ne gerek var sinemaya gitmeye. akşam hep birlikte izleriz" dedi. Tabii biz babamı dinlemeyerek sinemaya gittik.

Her neyse akşam eve geldik. Babama anlatıyoruz "öyle güzeldi, böyle güzeldi" diye. Babam da hemen "ee ne olmuş ben de şimdi izlicem" diyerek bir heves korsan dvd'sini açtı. Ama o da ne? Ses yok! Yani var ama bildiğin boğuk. Hiçbir şey anlaşılmıyor. Babam yüzü atmış bi şekilde cd'yi çıkarırken şöyle dedi.

- Ama adama sordum "çok net abi" demişti.

Dannnnnnnnn!

Sonra yarım kalan Cem Yılmaz hevesini gidermek için Bir Tat Bir Doku gösterisini açtı. Biz de babamla sabah 5e kadar bir güzel -bilmemkaçıncıkez- izledik. Bir Tat Bir Doku bana göre efsane. Herkes izlesin!

Tezat enteresan ki, enteresan olmasa tezat olmaz.
***

Ben şimdi gittim, Rüzgar gidince gelicem. Siz de bu arada Cem Yılmaz'ı izleyin.

Bu da şarkı.

Mia'nın Ev Yılbaşısı

Günlerdir bilgisayarı uzun süreli açamadım. Yılbaşından önce de yazamadım hatta sonra da yazamicam galiba derken hadi Mia, iş başına! dedim ve geldim. Özetle; yılbaşını evde annem ve komşu kızıyla geçirdim. Çok ama çok eğlendim.
***

Günler yaklaştıkça herkes bir planlar, programlar, yılbaşında ne yapıcaksın soruları. Benden de hiç bıkmadan usanmadan "evdeyim" yanıtları.

Yılbaşı günü ablam işte, kardeşim arkadaşlarıyla, ben de annem ve babamla evde olucaktım. Sıfır plan, sıfır hazırlık ve canım televizyonumuzla birlikte 3 - 2 - 1 diye sayıcaktık. Sonra bir iki sarılma, yeni yıl dilekleri derken hoop uykuya. Ev yılbaşısı planımız tamamen buydu.
***

Malum gün pijamalı pijamalı, elimde telefon, sıkılmış bir şekilde twitter'da dolanırken cips yiyemeyen kız'ın "Babam böyle meze yapmayı nerden öğrendi. Hep yılbaşı olsun biz bunlardan yiyelim." başlığı altında paylaştığı şu fotoğrafı gördüm!

Allahım o ne güzellikti! Evde bile olsa neden bizim masamız boş olsundu? Hemen gaza gelip cipsime sordum. Şu beyazlı olan ne, kırmızı olan ne. Tek tek açıkladı canım cipsitom. Bi de ağzından"şu beyazlı olan da rus salatası" gibi bir cümle çıkması sonrası kafamda hemen ışık yandı! Ta taaa. İçlerinden tek yapabildiğim ve en çok sevdiğim meze olan rus salatasını yapmaya o an, o dakika karar verdim.

Patatesler haşlanırken, gittim bir güzel makyaj yaptım. Pijamalardan kurtuldum. Başıma da geyikli tacımı taktım. Yılbaşına hazırdım.

Sonra bakkala gittim. Ufak çaplı bir çerez, alkol alışverişi sonrası rus salatamı yaptım. Annem sigara böreklerini yaparken ben de masayı hazırladım derken amcam aradı. Morali bozukmuş, dışarı çıkmış, babamı  istiyormuş. Babam da abimi yalnız bırakamam diyerek ilk defa bir yılbaşında bizimle olamadı.

Biz annemle şaşkın şaşkın birbirimize bakarken, Aman napalım. Biz de bu sene yeni yıla 2 kız birlikte girelim dedik. Daha da bir hevesle minik masamızı hazırladık ve televizyonun karşısına kurulduk.


Tatlı tatlı sohbet ederken Komşu Kızı'nın ablası aradı. Kavga etmişler, ablası evden çıkmış, Komşu Kızı tek başına evde kalmış, ağlıyormuş.. Bu ne demekti? Yılbaşına 3 kız birlikte giricez demekti!

Hemen Komşu Kızı'nı aradım ve bize davet ettim. Ağlak ve çekingen bi şekilde bize geldi. Sonrası bol fotoğraf, sohbet, muhabbet.

Annemin bize ince ince dilimlediği ayvaları yerken ve O Ses Türkiye'yi izlerken yeni yıla girdik. En güzeli de tam saat 12'de telefonuma gelen mesajdı..

Annem uyuduktan sonra masamızı kaldırdık ve oje kutumuzu yanımıza aldık. Bir yandan sohbet edip, bir yandan ojelerimizi sürüp, kendimize bakım yaparken saat akıp geçmişte bizim haberimiz olmamış. En son baktığımda saat 6'ya geliyordu.

İşte ben böyle bir yılbaşı yaşadım. Evde, sessiz sakin ama güzel bir gündü. Buraya yeni yazı yazmadığım halde beni hatırlayıp yeni yılımı kutlayan blog arkadaşlarıma, mail atanlara çok teşekkür ederim. Beni nasıl şımarttınız.

Hepinizin yeni yılı kutlu olsun! Umarım 2013 için dilediğiniz tüm dilekler gerçekleşir.
***

Konuyla alakasız ama yazmazsam çatlarım. Bir önceki -sinemayla ilgili olan- yazımda size şu cümlelerle tavsiyelerde bulunmuştum.

"Klişe aksiyonlardan hoşlanıyorsanız Tom Cruise'nun yeni filmi Jack Reacher'a, görsellikten hoşlanıyorsanız yakışıklı Brad Pitt'in yeni filmi Killing Them Softly'e gidin."

Ve bunları yazdıktan sonra o 2 filme de sinemaya gittim, izledim. Fikrimi değiştirdim. Şimdi de size şu cümlelerle tavsiyede bulunuyorum.

Jack Reacher'a sakın gitmeyin. Olmamış, basit, kötü bir film. Fakat Killing Them Softly'e kesin gidin! Benim için bu senenin Moonrise Kingdom'la birlikte en iyi filmi! Önceden uyarmam gerekirse yavaş ilerleyen filmleri sevmiyorsanız sıkılırsınız. Ama ben yine de söyliyim. Demedi demeyin. Şahane bir film.
***

Bu arada bir kağıt köşesine atacağınız ilk tarihi yanlış yazmayın. Aman orayı 3 yerine 2 yapmayın. 2012'yi unutup 2013'ü sevin, kucaklayın.

Bu da şarkı.